3Y - Yeni Yaratıcı Yetenekli - PATTU

KP49
KP

● Sizi daha yakından tanımak istiyoruz. Lütfen bize eğitiminizden ve kariyerinizden bahseder misiniz?

İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Mimarlık Fakültesi mezunuyum. Aslında mimarlık ile başlamadım serüvene, öncesinde iki yıl süreyle Şehir Bölge Planlaması Bölümü’nde okudum. Yüksek lisansımı da mimari tasarım üzerine İTÜ’de yaptım ve halen doktoraya devam ediyorum. Birçok mimarlık ofisi ile çalıştım. Işıl ile DS Mimarlık’ta tanıştık. 2006-2007 yıllarında farklı bir şeyler yapmaya karar verdik birlikte ve bir atölye tuttuk. O zamanlar henüz bir ofis değildik, birçok ofise dışarıdan iş yapmaya devam ediyorduk. Çok farklı alanlarda işlerdi bunlar; bir yandan grafik tasarım yaparken bir yandan da DS Mimarlık ile birlikte Zeugma’daki kazıda mimari belgeleme yapıyorduk. Her şeyi denediğimiz bir dönemdi bu. Daha sonra bu süreç bir şekilde ofise doğru çevrildi ve 2009 yılında PATTU Mimarlığı kurduk. Kuruluş hikayesi bir araştırma sergisi projesi ile başladı. Diğer işlerimiz devam ederken giderek sergi tasarımı ve müze tasarımı projesi yapmaya başladık. Bu alanda projeler üretmeye devam ediyoruz. Çoğunlukla kültür alanında işler yapıyoruz.
Cem KOZAR

İstanbul Üniversitesi Peyzaj Mimarlığı Bölümü mezunuyum. Mezuniyet sonrası sektörde önde gelen birçok peyzaj ofisi ile çalıştım. DS Mimarlık’ta Cem ile tanıştım. Sonrasında yavaş yavaş grafiğe doğru yöneldim ve grafik tasarım yapmaya başladım. Bunu ilk başta peyzaj ofislerinde yapıyordum. Sonrasında kendi projelerimiz için sergi ve grafik tasarım işlerini yapmaya başladım.
Işıl ÜNAL

● Mimariye olan ilginizin kökeni neye dayanıyor? Mimari anlayışınızı nasıl tanımlıyorsunuz?

Kendimi hem endüstri ürünleri tasarımından hem grafikten hem de mimarlıktan beslemek için peyzaj mimarlığı okurken İTÜ’nün kütüphanesinde vakit geçiriyordum. Ancak esas olarak DS Mimarlık’ta ve sonrasında Cem ile beraber mimarlıkla ilgili bir şeyler öğrenmeye başladım.
Işıl ÜNAL

Ben uzunca bir süre Antwerp, Belçika’da yaşadım. Belçika’nın her ne kadar tutucu bir mimarisi olsa da tasarım anlamında çok düzgün şeylerin üretildiği bir ülke. Ben oradayken mimar olacağım diye karar vermiştim ve daha 12 yaşındaydım. Bir ara arkeolog olmak istemiştim. Şu anda sürekli arkeologlarla çalışıyoruz, yani aslında bir yandan da arkeoloji ile uğraşıyorum. Üniversite eğitimim sırasında İTÜ’deki başarılı hocalarımızın yönlendirmeleriyle açıkçası mimarlığın hayal etmediğimiz alanlarında da üretimler yapmaya başladık. Bir taraftan da mimarlık ile çok ilişkili olmayan işler yaptım, örneğin çizgi film yapmak gibi. Birinci sınıftan itibaren fotoğraf çekmeye başladım. Ben İstanbul’u fotoğraf çekerek tanıdım. Oruç Çakmaklı ile yaptığımız Temel Tasarım dersleri beni inanılmaz etkiledi ve mimarlığa bakış açımı değiştirdi. Mimarlığın bina yapmanın ötesinde bir kültürel üretim alanı olduğunu bir iki yıldan sonra anladım. Mimariye bakışım bu şekilde oluştu. Mimarlık, sadece bina yapmak değil. Kentle ilgili ya da yapılarla ilgili diye düşündüğünüz her şey mimarlığın, tasarımın ilgi alanına giriyor. Bu nedenle PATTU’da kendimizi çok fazla sınırlamak yerine, her türlü şeyi olabildiğince denemek üzerine konumlandırdık. Bu şekilde de devam ediyoruz.

Şu anda bir taraftan gerçekten mimarlık olarak kabul edilebilecek projeler yaparken, diğer taraftan video tasarımı ya da programlama gibi işler de yapıyoruz ve bütün bunlar aslında mimarlıkla da ilişkili oluyor. Çok yönlü düşünmek hoşumuza gidiyor. Her seferinde kendimize yeni yollar açıyoruz; çünkü yaptıklarımızın birçoğu daha önce denenmemiş şeyler oluyor. Üniversitede en çok yaşanan şey şudur: Mezun olduktan sonra kendinizi bir anda bir piyasanın içinde bulursunuz. Bu üniversitedeki eğitimin tam zıttı bir şeydir. Daha kısa bir sürede, işin düşünsel boyutuna çok fazla bakmadan hızlı bir üretim yapılır. Halbuki şu an yaptığımız işin düşünsel boyutu üzerinde çok fazla, belki aylarca düşündüğümüz ve tartıştığımız projelerimiz oluyor. Bunun hayata geçmesi, düşünme süresinin yanında küçük bir süre. Bir anlamda da o üniversite eğitiminin more gibi. İdeal bir iş yapıyoruz diyebilirim. Birçok yeni mezun olan arkadaşımız bunu yapamıyor. Bu açıdan da şanslı hissediyoruz kendimizi.
Cem KOZAR

Saklı Limandan Hikayeler: Yenikapı’nın Batıkları, İstanbul Arkeoloji Müzeleri, 2013

● Daha önce gidilmemiş bir yoldan gidip iz yaratmaya çalışıyorsunuz ve referans alabileceğiniz bir nokta yok. Bu sizin için zor oldu mu?

Birçok projede deneme yanılmalarla devam ediyoruz. Grafik tasarım, programlama, video tasarımı, mimarlık gibi tekil alanlarda örnek aldığımız pek çok insan var. Bütün bunları bir araya getirmek başka bir şey tabii ki. Sadece tek bir alana odaklanmayıp yelpazemizi inanılmaz biçimde açtık. Tek bir yön yok. En zorlayıcı yön de bu aslında. O yönleri bir şekilde bir araya getirip mantıklı bir bütün haline getirmek zor bir iş ama biraz deneyim ile mümkün oluyor. Çok meraklıyız ve bizi yaratıcı olmaya sevk eden şey bu merak. Onun dışında başka hiçbir şey yok aslında. Hep merakla başlıyor bütün projeler.
Cem KOZAR

● Genç bir mimarlık ofisisiniz. İş bölümünü nasıl sağlıyorsunuz?

İşin mekânsal tasarımı ile ilgili, üç boyutlu çözülmesi gereken bölümleri varsa ben ilgileniyorum. Işıl ise bunun görsel dünyasını yaratıyor. Bunlar hiçbir zaman üzerimize yapışık olan roller değil, bütün projelerde birbirine giriyor bu roller. Bazen ben grafik tasarım, görsel dünya ile yorumlarda bulunuyorum; bazen Işıl mekân tasarımının fikir kısmında bana yardımcı oluyor. İkimizin de sınırları yok. Işıl’ın deneyimini, grafik bilgisini gerektiren bir şey varsa ona karışmıyorum. Onun dışında bir sergi tasarımı projesinde bütün roller birbirine karışıyor zaten. Birçok projede kendimizin yapamayacağı alanlar da oluyor. Orada da sürekli birlikte çalıştığımız ekipler var. Ancak aynı şekilde benim programlamada yazdığım çok şey olmuştur, video düzenlediğim de olmuştur. O sınırlar da çok tanımlı değil ve yine hep meraktan kaynaklanıyor sanırım.
Cem KOZAR

● Başarılı bir ekip olmak için gerekli temel nitelikleri nasıl tanımlarsınız?

Başarılı olabilmek için bir hedefe ve o hedefe ulaştıktan sonunda ortaya güzel bir şey çıkacağına herkesin inanması gerekiyor. Sonuca inandıktan sonra her şey unutuluyor. Yaşanan bütün gerginlikler geride kalıyor. Bence yaptığın işe inanıyor olmak önemli. Biz inanmadığımız bir işe çok fazla girmiyoruz; çünkü inanmadığın şeyde başarısız olacağın daha en başında bellidir. Bize gelen projeleri seçerken neyse ki artık biraz daha seçici davranabiliyoruz.
Cem KOZAR

● Mimari açıdan Türkiye’de pek bilinmeyen bir alanda ilerliyorsunuz? Uzmanlık alanınızı müzecilik ve sergi alanı (kültürel alanlar) olarak seçmenizdeki en büyük etken nedir?

Bir sürü şey ile ilgiliyiz ve hepsini aynı anda yapmak istiyoruz. Sadece tek bir konu üzerinde çalışmak istemiyoruz. Bu, kendi ofisimizi açma nedenimizdi. Aynı anda ses ile ilgili bir şey yapıyoruz, video enstalasyonu hazırlıyoruz ve kent ile ilgili araştırma yapıyoruz. Bir yandan da neolitik dönem kazıları ile ilgili sergi üzerine düşünüyoruz. Yani biraz maymun iştahlılıktan kaynaklanıyor, her şeyi denemek istiyoruz. Sergi yapmak bunun en güzel yollarından birisi. Ancak bu önceden tasarladığımız ve bir hedef olarak kendimize koyduğumuz bir şey değildi. Biraz tesadüf eseri bu alana çekildik.

Yaptığımız işlerden çok keyif aldığımız ve aldığımız keyfi karşımızdaki insanlar da gördüğü için, bu tür işler bizden daha fazla isteniyor. Bu alanda tek değiliz tabii ki, başka ofisler de var ama sayısı çok fazla değil. Sektör küçük ama gelişiyor şu anda, her geçen gün yeni müzeler açılıyor. Aslında bu dünyanın kendi içinde bir piyasası var diyebilirim.
Cem KOZAR

Katı Olan Herşey, photographs © 2015 Istanbul Museum of Modern Art

● Müze çalışmaları nasıl başlıyor ve nasıl ilerliyor?

İhale ile çok fazla iş yapmıyoruz. Proje yapmak için genelde müzeler doğrudan bize geliyor. Dolayısıyla eserlerin gelmesi ve seçilmesiyle ilgili bürokratik işler çıkıyor, ama onları müze hallediyor zaten. Devlet ile çalıştığımız bir tek arkeoloji müzesi projesi var, o projede de doğrudan kendileri geldiği ya da sponsorlukla halledildiği için bürokratik ağırlığı pek yaşamadık. Ancak tabii ki bazı projelerde ummadığınız şeyler çıkabiliyor. Üstesinden gelmeyi başarıyoruz yine de.
Işıl ÜNAL

● Kentsel tasarım üzerine birçok fikrin ve tasarımın olduğu ofiste bulunan biri olarak geleceğin şehirleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Şehir konusu çokça kafa yorduğumuz bir konu. Şehre merakım fotoğraf çekerek başlamıştı. Birinci sınıftayken bize her hafta dia filmler verilirdi fotoğraf çekmemiz için. İstanbul’un grafiklerini belgeliyorduk. İstanbul’da dolaşmaya başladığımda bir gün Beşiktaş’tan başlardım yürümeye, Zeytinburnu’ndan çıkardım. Ben şehri sokak sokak tanıdım İstanbul’da. Şehir bir şekilde senin ruhuna işliyor. Bu belki de benim şehirle ilgili ürettiğim bütün işlere yansıdı. Şehre bakışım sokaktan, tepeden değil de tam da içinde yürüyerek başladı. Dünyadaki bütün şehirlerde sıkıntı bu tepeden bakmaydı bence. Türkiye biraz daha geç takip ettiği için, halen bir sıkıntı. Şehir planlanırken şehre hep tepeden bakılır, yerden bakılmaz. Şehir planlama okumuş olmama rağmen şehrin planlanacak bir şey olduğuna inanmıyorum. Şehre sokaktan, insanlarla birlikte bakmak gerekiyor. Görmediğiniz birçok şeyi görmeye ve bunların ne kadar heyecan verici şeyler olduğunu anlamaya başlıyorsunuz. Kentle ilgili yaptığımız bütün projeler bunlardan çıkıyor aslında. Şehirlerdeki sıkıntı şu: Giderek tek tipleşiyor, giderek özelleşiyorlar. 14 yıl önce fotoğraflarını çektiğim şeylerin artık birçoğu yok. Bu tek tipleşme çok tehlikeli; çünkü mutlu bir şehir, mutlu kentliler değil de mutlu tüketiciler yaratıyor. Mesela bir alışveriş merkezinin önündeki özel bir parka gittiğinizi varsayalım. O an için çok güzel vakit geçirebilirsiniz orada; ama o tasarlanmış bir deneyim. Dışarıdan gelecek sürprizlere olanak yok, bir anda birisi sihirbazlık gösterisi yapmaya ya da bir şey çalmaya başlayamaz. Gidip izin alması gerekir. Ancak şehir sürprizlerle doludur. Şehri en yaşanabilir kılan şeyler bu sürprizler belki de. Birbirinden farklı insanların bir arada olması gibi şeyler giderek azalıyor ve bu gelecekte tek tipleşmiş, sıkıcı ve parçalı bir kent yaratacak. İstanbul’da onlarcasını gördüğümüz, kapalı siteler içerisinde yaratılmış yapay deneyimler gibi. Bütün bunlar geleceğin kentlerinin sorunlarını oluşturacak ve çözülmesi gereken bir sürü problemi de beraberinde getirecek.
Cem KOZAR

Alberto Giacometti, Pera Müzesi, 2015

● Kentsel gelişim dünya genelinde farklı projeler ve yaklaşımlar çerçevesinde şekillendiriliyor. Son zamanlarda sayıları oldukça artan bu projeler hakkında neler düşünüyorsunuz? En başarılı örnekleri bizimle paylaşabilir misiniz?

Az önce söylediğimle çelişecek ama Viyana’da MuseumsQuartier isminde bir yer var. Birçok müzenin bir arada olduğu bir kompleks. Özel ama bir yandan da insanların gidip vakit geçirebilecekleri kamusal bir alan. Şehri bir şekilde canlandıran proje oldu; çünkü birçok yaratıcı insanı oraya çekmeyi başardı. Yaratıcı insanlara böyle bir yer tanımak gerçekten hayal gibi. Oraya gidiyorsunuz; çünkü mimarlık merkezi de var, tasarım merkezi de var, kiralayabildiğiniz pek çok küçük oda var, sanatçı atölyeleri var... Birçok sanatçı için ilham kaynağı olan bir yer. Kentsel tasarım anlamında Hollanda’da güzel örnekler var; çünkü Hollandalılar bunun önemli bir konu olduğunun farkındalar.

Çok sevdiğim bir arkadaşım Hans Venhuizen, oyunla kentsel planlama üzerine projeler yapıyor. Enteresan bir yaklaşım; çünkü bir oyun düzlemi etrafında kentsel bir problemi ele alıyor ve bundan bir takım sonuçlar çıkartıyor. Normalde bu lineer bir süreçtir, en başta birisi karar verir, ondan sonra altındakine söyler, sonra o onun altındakine… En sonunda “Bunu yaptık.” diye karşımıza çıkarlar. Halbuki böyle bir oyun düzleminde bu tür problemler tartışıldığı zaman ucu çok açık, nereye varacağı belli olmayan, çok enteresan şeyler ortaya çıkabiliyor. Bunun sonucunda tasarlanmış yerler de çok ilginç yerler oluyor. Kentin sürprizli halini yaratmak, yukarıdan bakarak yapılan tasarımla çok zor bir şey. Bir yandan da bir yer, artık kullanılmaya başlanıldığında aslında ne olacağı belli oluyor. Önceden hayal etmek veya planlamak çok kolay bir şey değil ve bazen çok iyi niyetlerle başlanılmış bir proje kötü sonuçlanabiliyor.
Cem KOZAR

● Sanatın başka bir dalı olan sinema ile mimarinin kesişimi üzerine konuşursak, gelecekteki yaşam alanları çok soğuk görünüyor. Gelecekte gerçekten bizi böyle yapılar bekliyor mu?

Böyle bir konuda genelleme yapmak çok zor. Mesela 100 yıl sonra, konu Hollanda’da geçiyor olsa, evet öyle bir yer hayal edebilirdim. Türkiye’de geçiyor olsaydı, büyük ihtimalle orada çamaşırlar asılmış olurdu. Özel ya da kamusal mekân olsun, bir yeri aşırı şekillendirmek veya oraya aşırı müdahale etmek gibi bir istek var genlerimizde. Ben bunun güzel bir şey olduğuna inanıyorum. Mimar genelde tasarladığı şeyin tasarlandığı gibi kalmasını ister. Ben tam tersini düşünüyorum; tasarlandıktan sonra ömrü başlıyor aslında. İstenildiği kadar müdahale edilsin ve başka bir şeye dönüşsün, böylesi daha enteresan bence. Kuzey toplumlarında aynı kalabilir; ama biz güneyliler yine şekillendiririz, renkli ve karmakarışık bir dünya yaratırız. Güzel mi olur kötü mü bilmiyorum ama karmakarışık olacağı kesin.
Cem KOZAR

● Kreatif olmak ve ticari olmak arasında ikilem yaşıyor musunuz?

Tasarımın tanımı, yaptığın iş için para alıyor olmak. Ticari olmak zorunda bir şekilde; ama onun da bir dozu var tabii ki. Biz inandığımız projelere dahil olmaya çalışıyoruz; inanmadığımız bir şeye çok fazla bulaşmak istemiyoruz. Belki de işin püf noktası bu. Her şeyi yapmıyor olmak da önemli. Tabii bizim çalıştığımız alan dar, sadece kültür alanında işler üretiyoruz. Sonuçta kamu için bir şey yapıyoruz, yani halk için, insanlar gelip görsün diye. Özel müzelerin sayısı son yıllarda giderek artıyor. Belki şu anda tartışmıyoruz ama önümüzdeki 20-30 yıl içerisinde bunu tartışmaya başlayacağız. Özel müzelerin amacı ne? Mesela firmalar müze yapmak istiyor, ne amaçla yapıyorlar acaba? Biraz da kamusal olmayan eğlence sektörüne yönelik şeyler olacak ileride, o zaman bunun ticari tartışmasını yapmaya başlayabiliriz belki.
Cem KOZAR

● Son zamanlarda yaptığınız projelere değinir misiniz? Gelecek için amaçlarınız ve hayalleriniz neler?

Şu anda işin düşünsel tarafındayız. Bunlar bir şekilde sergiye dönüşüyor ve hepsi bir tasarım ürünü tabii ki. Ancak işin biraz daha mimari tasarım tarafında yer almaya başlamak istiyoruz. Gelecek için bir hedef koymak gerekiyorsa, “Bütün bu deneyimler nasıl bir mimarlığa dönüşebilir?” sorusunun cevabı yavaş yavaş bende belirmeye başladı. Geçenlerde Carlos Scarpa ile ilgi belgesel izliyordum ve öğrendim ki o da sergi tasarımı ile başlamış ilk işlerine. Bunu öğrendikten sonra yaptığı işlerin o kadar politik olmasını anlayabiliyorsunuz. “Yaptıklarımız gelecekte mimarlığa dönüşürse nasıl bir şey olur?” sorusu bende bir heyecan uyandırıyor.
Cem KOZAR

Museumaan de Stroom’da, Murat Tabanlıoğlu’nun küratörlüğünü yaptığı ‘Port City Talks’ sergisinde yer alan ‘PORT OF GALATA’ yerleştirmesi 24 Ocak’a, MAXXI’de düzenlenen ‘İstanbul, Passion, Joy, Fury’ sergisinde yer alan ‘SPACE INVENTOR’ yerleştirmesi 1 Mayıs 2016’ya, Pera Müzesi’nde tasarladığımız ‘Üryan, Çıplak, Nü’ ve ‘Bu Bir Aşk Şarkısı Değil’ sergileri de 7 Şubat’a kadar ziyaret edilebilir. Ayrıca ocak ayında ‘Günlük Sesler’ sergisiyle ANAMED’de ve DS Mimarlık sergisi ile de StudioX’te yer alıyoruz. ■
Işıl ÜNAL

showroom-kiev.com.ua

showroom-kiev.com.ua

ukrterminal.kiev.ua