9 NİSAN MİMAR SİNAN'I ANMA ve MİMARLAR GÜNÜ

KP
dönemini aşan mimari anlayış…
Mimar Sinan, Türk mimarlığının da dünya mimarlığının da en seçkin simalarından birisi. Kendisinden önceki bütün mimarlar gibi o da kendinden önce gelenlerden öğrenmiş ve sonra gelenlere ders alınacak eserler bırakmış. Böyle bir akış içinde yer alan bir büyük yıldız. 

Onun eser verdiği çağdaki toplumsal yapı, ekonomik durum, sosyal yapı, malzeme ve teknoloji tümüyle değişmiş. Özellikle son 200 yıl içinde yapı teknolojisinde inanılmaz bir gelişme yaşanmış. Bunun gerekçesi de son yüzyıldaki nüfus artışı. Sosyal düşünceler değişiyor. Bunun gerekçesi de son yüzyılda nüfus çok hızlı artıyor bir yandan, bir yandan da sosyal düşünceler değişiyor. Yani insanlar yaşamdan daha çok refah payı istiyorlar. Geliri daha adil paylaşmak istiyorlar ve daha çok şey istiyorlar hayattan. Dolayısıyla daha çok yapı istiyorlar.

Son yüzyılda özellikle eski emek yoğun yapıları yapmak yani taş üzerinde, her taşı işleyerek teker teker el emeğiyle kabartmalar, heykeller yaparak o yapıları ortaya koyma imkanı yok. Daha hızlı, daha çabuk üretip hızla tüketip ama çok sayıda yapı yapmak var. Onun için mimarlığın Sinan’dan o anlamda öğrenecek çok bir şeyi yok. Yepyeni bir anlayış, yepyeni bir teknoloji var. Ama Sinan’dan biz başka şeyler öğreniyoruz. Öğrenmeliyiz. Mimarlığa bakış açısı, mimarlık nasıl yapılır, mimarlıktan ne beklenir bu gibi şeyler. Öncelikle strüktürden bahsedilebilir. Yapının taşıyıcı gücü dediğimiz, strüktür. Birçok yapıda görmezsiniz yapının nasıl taşındığını, kim kimi taşır anlamazsınız. Ama Mimar Sinan, mimarisini sağlam bir strüktür anlayışına dayamıştır. Onun yapısının dışı neyse içi de odur aslında. Dış ile iç mimarisi arasında müthiş bir uyum vardır. İç dışa, dış içe yansır. O, mimarlığın güzelliğini strüktüre dayıyor. Kendi başına bir güzellik değil, strüktüre dayalı bir güzellik anlayışı var. 

estetik…
Mimar Sinan’ın estetik anlayışında müthiş bir harmoni var, bir senfoni gibi. Mekânlar, iç mekânlar, dış mekânlar birbirlerini takip ederek akıyor. Yükler yere kadar iniyor. Hacimler yere kadar iniyor. Son derece zengin hacimler. Dalga dalga kubbelerle akan, büyük kubbeden küçük kubbelere, oradan kolonlara, yan duvarlara akan zengin bir iç hacim var, Sinan’da bunu görüyoruz. Ama bu zengin iç hacim anlayışını Sinan eskilerden alıyor pek tabii olduğu gibi. Ama bu anlayışı, işi ileriye götürerek sonraki nesillere taşıyor.

ışık…
Sinan mesela ışığı çok iyi biliyor. Işık bir yapı içinde nereden nasıl gelir. Nereden gelir sabah ışığı, akşam ışığı. Suni ışık da, kandiller… Elektrik mühendisi bir arkadaşım “Kandiller, Sinan’ın kandillerini etüt etmek… Bir kandil asılı ya tavana, bir doktora konusudur.” diyor. O nasıl dengede duruyor, o kocaman daire?  

Bugün sırrını tam olarak bilmiyoruz. Süleymaniye’de meşhur bir hikaye var. Eski camide mumlar, yağ kandilleri yanıyor. Sinan, cereyanını öyle ayarlamış ki bunların isi var mekânın içinde bir yerden çıkıyor. Kubbenin kenarında yoğunlaşıyor o is. Onlar da hattatların mürekkebi olarak kullanılıyor. Böyle bir becerisi var. Sinan mimarlığa büyük bir ciddiyetle bakıyor ve yazdırdığı hayat hikayesinde de dünya durdukça duracak bir yapı yaptım diyor.

Ve o yüksek kubbede sarkarak yere yakın bir yerde. O yüksek kubbeden yere yakın yerde olup o ışıkların konması mekânın etkisini çok büyütüyor. Bu gibi akustik hava geçişi. Mesela bugün bunun sırrını tam bilmiyoruz. Süleymaniye’de meşhur bir hikaye var biliyorsunuz. Mumlar yanıyor eski camide veya yağ kandilleri yanıyor. Bunların bir isi var. Hava cereyanını öyle ayarlamış ki Sinan bunlar mekânın içinde bir yerden çıkıyorlar kubbenin kenarından ve orada yoğunlaşıyor o is. Onlar da hattatların mürekkebine kullanılıyor. Böyle bir becerisi var.

akustik…
Akustik becerisi var. Mesela söyleniyor, bir rivayettir. Süleymaniye Camii yapılırken Sinan oturmuş içerde mırıl mırıl konuşuyor. Bir şeyler yapıyor, saz çalıyor, çaldırtıyor filan padişaha şikayet ediyorlar. Senin mimarbaşı senin yapınla uğraşacağına orada mırıldanıyor, dalga geçiyor filan diye. Padişah hiddetleniyor, bir an evvel bitsin istiyor, geliyor baskın yapıyor. “Efendim akustiğine bakıyorum, ses nasıl geliyor kubbeden.” diye cevap veriyor Sinan.

eserlerini anlamak…
Sinan’ın kişiliğinden mimarlığı ciddiye alışı, çok çalışması ve sabırlı oluşu gibi dersler çıkarabiliriz. Bu dersleri ben şuna benzetiyorum; örneğin Shakespeare’in edebiyatına nasıl hayran oluyorsak, sözleri nasıl eko yapacak türden şiir gibi sözlerse Sinan’ın yapısı da öyle. Bütün büyük adamlar bizi etkiliyor. Alabildiğimiz, yeteneğimiz oranında alabildiğimizi alıyoruz onlardan. Sinan’ın hiç farkında olmayan insanlarımız da var. Örneğin biz üniversiteye girdiğimizde hocalarımız ders veriyordu.

Ben İzmir Atatürk Lisesi’nden geldim o zaman Süleymaniye çok güzeldir diyorlardı. Bana o zaman Süleymaniye gri bir taş yığını gibi görünüyordu, üstelik kirliydi de. Sonradan temizlendi, taşları beyazlatıldı. Gri bu yığının nesi güzeldi anlamamıştım. Mimarlıkta 30 sene geçtikten sonra hayran olmaya başladım. O günün teknolojisiyle bu yapı nasıl yapılır? Taş ve tuğla ile yapılıyor, tasavvur edin. Ahşap, taş, tuğla. Betonarme yok, inşaat demiri yok. İnsan emeğiyle yapılıyor.

Sinan’ın yapılarının ağırlığı, dengesi, güzelliği, insanın sonradan hazmedeceği bir güzellik. Yaşadıkça, deneyim kazandıkça hazmedeceği bir güzellik. Sinan’ın şaşırdığımız şeylerinden biri de bugünkü anlamda okul yok. Kendisi yeniçeri, taş ustası, devşirilmiş, Kayseri’den gelmiş. Yeniçeri Ocağı’na yazılmış, mimar olarak başlamamış ama seyahatlerde, ordunun harekatlarında köprüler yapmış. Ahşap köprüyle Tuna’yı geçmiş. Buradan anlıyoruz ki Sinan büyük bir yetenek. Gördüğünü anlıyor, onun üzerine bir şey koyabiliyor. Bu böyle oluyorsa böyle de olabilir çıkarımında bulunuyor. Nitekim cami planlarında kendi zamanına göre farklı şemalar geliştiriyor. Süleymaniye’de, Ayasofya’dan ilham aldığı kesin bunu inkar etmek mümkün değil, planda çok büyük bir benzerlik var ama onu başka türlü vurguluyor ve oraya girdiğinizde Ayasofya’nın enteriyörü ile Süleymaniye’nin enteriyörü arasında benzerlik görmüyorsunuz aynı şey değil, farklı bir şey gibi. Ama Edirne’de Selimiye’yi yaparken bambaşka bir plan. 8 kolon üstünde kubbe oturuyor. Sekizgenden daireye geçiyor. Kareden sekizgene, sekizgenden kareye geçen bir merkezi mekân.

Her cins yapı yapıyor Sinan. Yaratıcılığı orada. Mesela ben mimar olarak Mağlova Kemeri’ni su yapıları arasında bir başyapıt sayıyorum. Oradaki büyüklü küçüklü kemerler, onları taşıyan istinat duvarlarının çıkıntıları ne kadar güzel bir ahenk yaratıyor. Dümdüz valans kemerleri, Bizans kemerleri, Saraçhane başındaki kemerler onlar da taş büyük yapılar ama Mağlova Kemeri’ndeki mimari zarafet çok üstün. Çok büyük farkı var.

Mimar Sinan’ın etkileri…
Sinan’la kıyas edilir bir şey değil ama yapılarımızı çok çalışarak, çok düşünerek, çok etüt ederek oluşturuduk. Bu işte Sinan’dan alacağımız ders ilk olarak verebileceğinin en iyisini vermeye çalışmak. Sabırla, zamanında padişaha karşı koyarak. Süleymaniye’nin temellerini 2 sene bekletmiş temel otursun diye; ama tepki görmüş. Temel oturmazsa yapının sağlam olmayacağını anlatmış, direnmiş.
Güzellikte ve sükûnette ondan öğrenecek çok şeyimiz var. Onda hiçbir şey kalabalık değil, gereksiz değil. Gerekli olduğu ve yapının taşıyabileceği kadar süsü var. Kitsch olmuyor yaptıkları, asil oluyor. O asalet çağın resminde, alçı pencerelerindeki yazı sanatında, musikide, ıtride nasıl bir ağırlık, bir imparatorluk asaleti varsa Sinan’da da o var, fazlasıyla. Bir ihtişam var. Anıtsal eserler yapıyor. Bugün anıtsal eserlerin oranı çok azaldı, yok gibi. Buna karşılık halka dönük. Daha topluma hizmet eder mimarlık, saraya değil. Gerçi bugün saraya da hizmet eden mimarlığımız var ama genelde o istisna sayılıyor. O zaman istisna değildi. 

iz bırakabilmek için…
Sinan gibi büyük mimarların bir yöntemle yola çıktıklarını zannetmiyorum. Çalışmaları, zekaları, reseptiviteleri, yaratıcılık nitelikleri onları o hale getiriyor. Biraz da toplumsal şartlar. Mimarlıkta iz bırakabilmek biraz da toplum koşullarına ve müşteriye bağlı.

Mimar Sinan’ın Allah’ın çok şanslı, özendiği bir kulu olduğundan söz ederler. Allah bir kere ona bir zeka ve deha, yaratıcı bir kudret vermiş. İkincisi uzun bir ömür. 16. yüzyılda, Mimar Sinan çağında Osmanlı’nın erkeğinin ortalama yaşam süresi 47. Mimar Sinan ortalama bir Osmanlı erkeği gibi 47 yaşında vefat etseydi bugün yoktu. 55 yaşında ilk büyük yapısı Şehzadepaşa Camii’ni yaptı. Demek ki ona ikinci lütuf uzun bir ömür. Üçüncü bir lütuf Sultan Süleyman gibi bir müşteri. Şaka bir yana bu yolu tutmak için öyle bir müşteri lazım. Allah’ın verdiği bir yaratıcılık duygusu lazım. Ama bunlar olmadan da olmak mümkün değil mi, elbette mümkün.

Samimiyetle verebileceğinizin en çoğunu vererek, öğrenerek, gezerek, gezdiklerinizi not ederek, ders çıkararak, anlamaya bakarak… Önünden geçiyoruz birçok binanın, çoğunu fark etmiyoruz bile. Bu bina burda mıydı, ne güzel bina dediğimiz oluyor. Ama hepsine bakıp öğrenmemiz gerekiyor. Ne sıkıntılarla yapılıyor, yaratıcısı nereden nereye gelmiş, ne getirmiş, üzerine neler koymuş? Bunları bilerek çalışırsak her çağ kendi eserini yaratır. Yani çağın eserini yaratmanız lazım.

Doğan TEKELİ
TEKELİ-SİSA MİMARLIK                                                                    
подсолнух цена

продам рапс

цена сахара