Ben Bir Gizli Tembelim!

KP41
Yılmaz ZENGER

Bütün gün atölyede bedenen çalışıp
gece yarısına dek bilgisayar başında,
objeden mobilyaya, heykele
üretebileceğim ürünler tasarlarım.
Çoğu ilk örneklerinin üretimiyle kalır.
Arkasını getirme özürlü, kısaca gizli tembelim.
Bir sorun çözeceksem,
heykel de tasarım da aynı kapıya çıkar,
kağıttan, kalemden, wacom tabletimden önce,
akıl yürütmekle başlarım.
Hayal evrenimde yaratmaya yoğunlaşabilmek adına,
gözlerimi elverdiğince, kapalı tutmaya çabalarım.
Bedenim, tembellik modunda görünse de,
zihnim doludizgin koşa durur.
Bu iş batağına batmışlığımla,
kullanmayı öğrenemediğim tembellik hakkımı,
nasıl yazabilirdim.
Nitekim bir türlü başlayamadım.
Geçen hafta sonunu baştan sona,
çok yakın bir dostuma misafir olup , Büyük Ada’da,
yazıp çizmek bir yana,
hayal bile kurmadan, en mutlak tembelliği yaşadım.
Kim demiş bilmiyorum:
“Hiç bir şey yapmamak için herşeyi yaparım.”
Ben de tam öyle yaptım.
Çocukluktan çıkışımın şairi
Cenap Şahabettin’i, şu deyişiyle anımsadım:
“Yerinde sayanın ayak sesi
yürüyenden fazla çıkar.”
Çalışmaya övgü diye aktarılır.
Bence, tembelliğe övgüye,
çalışmaya övgüden daha yakın.
Zaten ortalık çalışmayı
öven sözlerle dolu.
Olsa olsa şairler över deyip tembelliği,
şiir kitaplarıma saldırdım.
İrfan Çelik çıkıverdi karşıma:
“Tembellik hakkımı kullanıyorum
Doğanın eteklerinde
Müziğini dinliyorum evrenin
Öylesine geniş
Ve asla bitmeyen
BEN BİR GİZLİ TEMBELİM”
 

Ciddileştikçe konular, interneti bırakıp kitaplara dalarım.
İnterneti çağdaş tembellerin kitaplığı olarak görmem,
sert bir tanımlama olsa da internet düşmanlığı değil.
Bir tuşla ulaşılan, uçsuz bucaksız sanılan,
yazısız kuralları demokratik bir platform imiş, ne demekse…
Kimlerin, ne derece yetkinlikle ayıklayıp sunduğu belli değil.
Bu tür söylemlerimle geçmişe takılmış görünebilirim.
Oysa yapıtlarım, söylemlerim ortada.
Bütünümle açık ara bugüne, hatta geleceğe aidim.
O denli eski ki internetle ilşkim düşmanı olmam çok zor.
1973’de Amerikan Kültür Ateşesi ile dostluğum üzerinden,
ABD Savunma Bakanlığı bilgisayar ağının,
ARPANET’in ayrıntılarına ulaştım.
Aynı yıl ateşenin ofisini tasarlayıp uyguladığım da,
Gelecek teknolojileriyle örülü odasına,
en kısa sürede internet bağlantısı hayal ettik.
Nitekim seksenlerin ikinci yarısında, Amiga’da,
kaç yıl sonra hayat bulacağını bilmeden,
web sayfama animasyonlar tasarladım.
İnternet ancak doksanların ortasında, bu ülkede,
o da ODTÜ’nün kendi ortamında filizlendi.
İlk servis sunucuya kavuştuğumda
animasyonları çöpe atıp içerik tasarlamaya başladım.
Heyecan vericiydi dinamik bir alt yapı oluşturmak,
İçerik oluşturup sonlandırmaya, fırsat vermedi tembelliğim.
Araştırmacıysanız internet işe yarar, bir yere kadar,
Kitaplığımda birşey bulamayınca tembellik hakkında,
ünlü bir kitabevine uğradım.
Sıra dışı Fransız Marksist Paul Lafargue’ın,
zamana meydan okuyan manifesto niteliğinde
diye tanımlanan Tembellik Hakkı adlı kitabına rastladım.
Paul Lafargue, burjuvazinin iktidar olmasıyla birlikte,
insanlığın kendini kaptırdığı,
‘ilerleme’ çılgınlığıyla dalgasını geçiyor.
Kitap, yer yer bir kara mizah başyapıtı.
Aslına bakarsanız sanayi devrimiyle teknolojik gelişme,
farkına vardırmadan doğal tembelllği sildi hayatımızdan.
Mulhouse diye bir yerleşimden örnek veriyor Lafargue.
Mekanik modern sanayinin doğduğu 1813’de,
işçilerin çoğu toprağa bağlı, çevre köylerde oturuyorlar,
Hemen hepsinin bir evi ve küçük bir tarlası var.
Bu emekçinin altın çağıydı diyor.
Özellikle kurgulanmış politikalar,
topraktan koparıp insanları, işçiliğe mahkum etti.
Uzağa gitmeyelim, son örneği Soma’da yaşadık.
200 yıl gerilerde kalmış birincisi, diğeri süre gitmekte.
200 yıl sonrası aynı oyun, sadece zaman farkı.
Emekçinin altın çağı sonlanmakta her yerde birer birer.
Zeytin yetiştirmek köklü kültürüyle ritüelleriyle,
Ege’de tarımın tanrıçası, yine de tarlaları hedefte.
Buna karşın, soluduğumuz hava kadar doğal,
farkedilmez, vazgeçilmez,
bu mutlulukları, ellerimizden alma çabasında,
bu engellenemez kapitalist düzen.
Hepimize gönüllü olarak unutturdu, tembellik hakkımızı.
Pek çok süreçte buna karşın,
yine de, örtülü tembellik varlığını sürdürmekte,
hak olduğunun sözü bile edilmeden.


Yazıyı bitiremeden Sözün bittiği yere geldim diyordum ki,Çok gerilerden bastırılmış bir anım çıkageldi,
40 küsur yılın ardında kalmış, güçlü bir tembellik övgüm
mumyalayıp saklanmışken,
aklıma düştü zamanı aşıp beni utandırmaya.
Yıl 1971 ya da 72,
İş Bankasına, olağanüstü başarılı bir fuar kurguladım.
Ödül olarak,
Kuşadası’nda yarımadadaki ünlü otelde ağırlanmaktayım.
Bankanın Genel Müdür Yardımcısı ve eşiyle beraberim.
İlk sabahım, erken bir kahvaltının ardından
dinlenme yerlerini keşfe çıktım.
Tenha bir köşede,bir tek şezlong dolu sadece,
Uzanmış olağanüstü bir beden,
yüzü hasır bir şapkayla örtülü.
Güneş dayanılmaz olunca içeri kaçar diye bekliyorum.
Arada bir koşu kontrol ediyorum.
Nafile, akşama kadar devam etti güneşlenmesi.
Akşam yemeğine geçmek üzereyken misafirler.
Onu hemen tanıdım.
“Sınırsız bir tembellik sergilediniz.” dedim,
“Gün boyu sizi izledim.”
Başını çevirdi silkinerek, göz göze geldik.
Gülmeye başladı sanırım biraz da utanıp,
belli etmemek için, elindeki kitabı yüzüne doğru kaldırdı.
Yazarın adını gördüm: Victor Hugo,
Sefiller ya da Notre Dam’ın Kamburu olamazdı bu incelikte,
sordum, şiirleriymiş.
Sevinçten haykıracaktım neredeyse.
Çoğunu okumuştum şiirlerin ezberimde olanlar vardı.
Birinin son satırlarını İngilizceye çevirip söyledim.
İngilizce ardından fransızca teşekkür etti, içtenlikle ekleyerek.
Üstünü örtüp iflah olmaz bir işkolik olduğumun,
Gece boyu, yemek masası başında,
tembelliğin ahlakını, erdemini anlattım.
Budur nedeni, suçluluk duygumun
ve derinliklerine itmiş olmamın anıları.
Bugün farklı bir yerde durmaktayım.
Kenya’nın köylerini gezdim,
ilkel toplumları doğru okumayı öğrendim.
Devletsiz toplum hayalleri kurup söylemler geliştirdim.
Ulaştığım noktada çok güçlü inancım.
Yaratıcı bir toplum varsa hedefimizde,
hak olarak görüp teşvik etmekten ötelere taşıyıp,
neredeyse zorunlu kılmamız gerekir tembelliği.
Dayanılmazlığa bürünmüş havuçların amansız saldırısı,
Telefon, bilgisayar, araba, ihtiyaç ayağına statü sembolleri.
Oysa temel ihtiyaçlarımız asla değişmez.
Beğenilmek, takdir edilmek, ilgi, sevgi, aidiyet eklenince,
zorlaşan hatta olanaksızlaşan yavaşlamak,
on yıl öncesine kadar açıkçası
kapanmış bir defter gibi görünüyordu bana.
Yahya Kemal’in,
“Dönülmez akşamın ufkundayız.” dediği gibi.
Ama öyle olmadı.
2003 ya da 2004 NY’da Broadway Gallery’de sergim var.
Little Italy yürüme mesafesi, öğlen yemeği için,
alışkın olduğumuz bir İtalyan restoranındayız.
İtalya’dan bir turist grubu var. Hiç boş masa kalmamış.
Garson tanıdık, aracılık etti bizle ilgili birşeyler söyleyip.
Çoluk çocuk, bir italyan aileyle bölüştük upuzun bir masayı.
Daha doğrusu ucuna iliştik ki sohbet kaçınılmaz.
“Sanatçısınız değil mi?” sorusuyla başladı,
yaş farkımızı sormaya kadar uzadı.
Mimarım diyerek geçiştirmek istedim.
Bir gürültü koptu hep bir ağızdan,
kentlerinin italyanca ingilizce karışık adıyla,
ilk Cittaslow olduğunu, ayrıntılarını, övünmelerini,
yemeğin sonuna kadar ilgiyle dinledik.
Berbat bir ingilizce arada italyanca kelimelere karşın.
Anladığım kadarıyla McDonalds’a tepki olarak,
Slow Food hareketiyle başlamış.
Daha öncelerin Slow Movement, yavaş hareketinden
geç haberdar olduğuma, cehaletime kızdım.
Daha sonra sanal alemde kurulan
The International Institute of Not Doing Much
yepyeni bir yaşam felsefesi tanımladı.
Artık daha da yakından izlemeye çabalıyorum.
2013’de sayısı 70’e çıkan kriterleri dayatan
28 ülkeye yaygın, Seferihisar’la Türkiye’nin de katıldığı,
katı kurallara karşın yumuşak bir yaşam şekli yavaş kentler.
Umarım bu yeni yaşam felsefesinin şemsiyesi altında,
toplumun her bireyi
tembellik hakkını korumaya alabilir. Seferihisarlılaştıramadıklarımızdan
olmayalım dileğiyle. ■ Yılmaz ZENGER
У нашей фирмы популярный web-сайт , он описывает в статьях про Гостиницы Баден-Бадена.
Наш полезный веб сайт , он рассказывает про Клиника Миттельбаден Германия.
Нашел в интернете полезный веб сайт с информацией про Лечение печени www.touristmedservice.ru