Brigitte WEBER

KP39
KP
© Engin Aydeniz

1- Mimarlık hayatınız nasıl başladı? Mimarlık mesleğini seçiminizden bugünlere uzanan hikayeyi özetleyebilir misiniz?

Çocukluğumdan başlayarak mimarlık düşündüm diyemeyeceğim. Böyle belirgin bir hedefim yoktu ama kreatif bir iş yapacağımdan emindim. Örneğin, 9 yaşında kendime dikiş makinesiyle kendi tasarladığım bir pantolon dikmiştim. İşin tekniğini dikiş dikmeyi istediğim için annem öğretmişti. Diktiğim pantolon pek bir şeye benzemedi tabi. Yine de bir şey tasarlamış olmak, üretmiş-yaratmış olmak açısından benim için çok özeldi. Türkiye’ye gelene kadar giydiğim bütün kıyafetleri kendim tasarladım; diktim veya diktirdim. Her zaman pratik yöntemleri ve kreatif fikirleri birleştirmek istedim. Benim için sadece tasarlamak değil, bunu gerçekleştirmek de önemliydi. Gerçekleştirirken fikir de gelişir, değişir hatta daha güzel hale gelebilir. Bu tamamen sizin elinizde. O yüzden gerçekleştirme aşamasını da çok önemsiyorum. Tasarladığımız şey soyut halinden somuta dönerken farklı bir şekilde detaylandırılma süreci de başlıyor. Bu süreçle doğru bir ürüne dönüyor. Bunu giysilerimi dikerken de tecrübe ettim. Ayrıca ellerimle şekillendirerek çalışmayı da çok seviyordum. Liseyi bitirdikten sonra önce modayı düşündüm. Giysileri tasarlamakla ve dikmekle ilgili bir yeteneğim olduğu açıktı. Ancak moda benim için yeterli teknik detayı, altyapıyı, değişimi ve teknik araştırmayı içermiyordu. Araştırmayı, bulmacalar çözmeyi çok seviyordum hâlâ da severim. Mimarlığı seçmemin arkasında da bu teknik yaklaşım, araştırma ve tasarımdan gerçeğe dönen sürece olan ilgim var.

Belki teknik ve malzeme açısından modanın daha kısıtlayıcı olacağını düşündüm. Daha hobi niteliğinde bir meslek olarak gördüm. “Böyle gerçek bir meslek olabilir mi?” diye kendi kendime düşündüğümü anımsıyorum. O sıralarda bir arkadaşım mimarlık okuyacağını söyledi. “Ben de mimarlık okuyabilirim.” dedim. Hem kreatif, hem nasıl büyüdüğünü görüp müdahale etme şansı vardı. El becerilerimi kullanıp, maket yaparak tasarlayabilirdim. Hoşuma gitti mimar olma fikri ve okudum. Gerçekten de beklentilerime cevap verdi. Kreatif, teknik hem de somut yönleri vardı. Tasarımlar yapabilirdim ve üstelik geçici de değildi. Geçici bir şey yapmak istemediğim için modadan uzak durdum demek de yanlış olmaz. Düşünün, bir koleksiyon yapıyorsunuz, o kadar emek veriyorsunuz ve iki sene sonra hiç kimse hatırlamıyor. Mimarlıkta öyle değil. Mimarlık demek, uzun sürecek oluşumları ortaya koymak demek. Gerçi o da tartışılır; eskiden 100-150 yıllık binalar vardı uzun ömürlü diyebileceğimiz. Günümüzde 50 yıl bile bir bina için uzun bir ömür sayılıyor.

Mimarlık okudum ve sonrasında Profesör Holzbauer’le ve bir sene de çok ünlü bir mimarlık ofisinde çalıştım. Arif Suyabatmaz ile o dönemde aynı ofiste çalışıyorduk. Birlikte bir ofis açmak istiyorduk. Bir-iki yarışmaya katıldık. O dönemde okul bittikten sonra 5 sene mimarlık ofisinde çalışmak zorundaydınız. Sonra ‘civil engineer examination’ adı verilen sınava girme zorunluluğu vardı ve bu sınavı geçtikten sonra mimarlık odasına kayıt yaptırabiliyordunuz. Uzun bir süreçti. Bir gün Arif Suyabatmaz Türkiye’de ofis açma fikriyle geldi. Fikir başlangıçta çok yabancıydı bana çünkü Türkiye’yi hiç bilmiyordum, hiç görmemiştim. O anlatıyordu, ben de olmaz diyordum. Sadece Türk işçileri, Arif Bey’i ve onun bazı mimarlık okuyan arkadaşlarını biliyordum. Murat Tabanlıoğlu da arkadaşlarından biriydi. O da aynı dönemde orada okudu.

İlk olarak kışın geldim, 19 yıl önce. Hoşuma gitmedi ilk gelişimde çünkü kömür kokusu ve hava kirliliği çok fazlaydı. Bu havada kanserden öleceğim dedim kendime. Yazın tekrar geldim. Büyükada’ya gittik ve bu sefer de aşık oldum İstanbul’a. Kömür kokusunu tamamen unuttum. Türkiye’ye gelişimle birlikte Arif Bey’le 3 sene aynı ofisi yürüttük. Aynı ofisi paylaştık ama herkes kendi işlerini yaptı. Kendisi şimdi Suyabatmaz&Demirel Mimarlık Ofisi’nde çalışmalarını sürdürüyor. 2005’ten itibaren Türkiye’de ilk yabancı mimar olarak bütün imza haklarımı kazandım. O tarihten önce imza atmak için Türk vatandaşı olmak zorundaydınız. Avusturya’da da çifte vatandaşlık kabul edilmiyordu. 2005’te Avrupa Birliği yakınlaşmaları oldu. O zaman kanunlar değişmeye başladı. Halen de devam ediyor. Çıkartılan kanunlardan biri de benim için geçerliydi. Bunun için teşekkür ediyorum düşünen kişi kimse. Öncesinde şartlar epey bir zordu. 2005’ten itibaren bütün hayatım, kariyerim değişti. Artık mimari projelerime kendi imzamı atabiliyorum. Öncesinde de konsept olarak mimari projeler yapmıştım ama imza atamamıştım. 2005’ten sonra Trump Towers ve başka projelerle benim için farklı bir dönem başlamış oldu.

2- Mimarlık sizin için ne ifade ediyor? Türkiye’de kadın mimar olmak ile ilgili düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?

Mimarlık tüm teknik, araştırma, soyut-somut süreçlerinin dışında manevi açıdan da çok tatmin edici bir meslek. Akşam yaptığınız binanın önünden geçip ışıkları görmek, orada bir ailenin, insanların oturduğunu ve orada oturmaktan mutlu olduğunu bilmek çok güzel. İş bitip anahtarların verilmesi, insanların taşınması bir mimar için son derece keyifli ve duygusal bir durum. Bence insanlar mimarlığı yanlış anlıyorlar. Sadece tasarım olduğunu düşünüyorlar ama bir şeyin farkında değiller: Biz mimarlar, onlar için en önemli şeyi yaratıyoruz. Bütün hayatlarını değiştiriyor, koruyor, kötüleştiriyor ya da iyileştiriyoruz.

Bence verdiğimiz emeğe karşı orada ne yaptığımızı da biliyoruz. Çünkü mimarlık 9’dan 5’e bir meslek değil. Sabah başlıyoruz ama akşam kaçta çıkacağımız belli değil. Eğer bir mimar başarılı olmak istiyorsa çalışma saatinin hesabını yapamaz. Bir mimar olarak; çalıştığınız tatilleri, bayramları, cumartesi-pazarları, hafta sonlarını hesap edemezsiniz. Tüm bu çalışmanın bir ödülü olması lazım. Yaptığımız işin ödülünü-karşılığını insanların pozitif ya da negatif verdiği tepkiyle alıyoruz ama ne olursa olsun işimiz üzerine tartışılıyor. Bir bankacı arkadaşım beni çok kıskandığını söyledi. Dedim ki, sen evine gidiyorsun; derdin, tasan yok. Ben eve gidince gece de düşünüyorum projeyi, detayları nasıl çözeceğimi. “Benim yaptığım hesapları, işleri başkası yapsa ne fark eder ki? Ama herkes ‘Brigitte şunları, bunları yaptı.’ diyor. Bu, bambaşka bir şey. Senin ödülün var, benim yok.” dedi. Bu kadar keskin olmasa da ayrım, bizim gerçekten önemli bir ödülümüz var. Proje aşamasında acı çekiyoruz; gece-gündüz çalışıyoruz. Bunun karşılığı da bir konstrüksiyon, bir strüktür, bir yapı olarak biçimleniyor.

Kadın mimar olmak sorusu çok ilginç ve benim için uzun zamandır karşılaşmadığım bir soru. 14 sene önce Avusturya’dan bir gazeteci hanım sormuştu. O zamana kadar Türkiye’de bana hiç kimse tarafından böyle bir soru sorulmamıştı. Çok ilginç geldi bana ve “Niye soruyorsunuz?” dedim. “Çünkü Avusturya’da mimarlık hâlâ bir erkek mesleği ve çok az kadın var bu meslekte. Biz sizin Türkiye’de kadın olarak bu mesleği nasıl yaptığınızı merak ediyoruz.” diye cevapladı. Dünyada da böyle. Kadınlar çok şikayetçi bu konuda. Benim için çok yeni bir şeydi. O sorulana kadar hiç düşünmedim: Bu meslekte kadın ya da erkek olmak, zor mu kolay mı? İlk olarak Türkiye’de mimar olmak kolay değil demek lazım. Çünkü koruma mekanizması yok. Müelliflik çok güzel ama Türkiye’deki müşteriler Avrupa’daki müşterilere göre çok farklı. Çok müdahale ediyorlar ve şantiye süreci çok zor. Bir kaliteye ulaşmak için mimar da çok çabalıyor. Tabi ki Avrupa’da bunu yapmak zorunda değilsiniz. Sizi hiçbir şekilde ilgilendirmez çünkü standartlar yerleşmiş, özümsenmiş. Burada mimar olmak zor çünkü kontrol ve standart yaratmak zorundasınız. Türkiye’de kadın mimar olmak Avrupa’dan daha kolay. Sayıca da fazlalar. Kadın mimar olmanın dezavantajı veya avantajı yok benim için. Ben kadın olduğum için hiç kimse bana proje vermemezlik etmedi. Erkek ortağı olmayan bir mimarım ve proje alıyorsam bir fark veya zorluk yok demektir. Çünkü Türkiye’deki müşteriler, yatırımcılar çok akıllı. Akıl ve ego bir tarafa, kim iyi iş yapıyorsa ya da iş yapılırken en az kim baş ağrıtıyorsa iş ona yaptırılıyor. Yatırımcı, işini kim daha iyi yapıyorsa projeyi ona vermek istiyor. Erkek-kadın mimar ayrımı olarak değil de proje ayrımı şeklinde bakmak lazım. Başka bir mimar proje kazandığında “Acaba o mimar daha iyi bir proje sundu ya da daha iyi bir teklif verdi ya da daha fazla mı etkiledi?” diye düşünüyorum. Ayrıca, Türkiye’deki başarılı kadın mimar sayısını yurt dışıyla karşılaştırırsanız şaşırırsınız. İnanılmaz derecede her yerde, bütün mesleklerde ve üst düzey yönetici seviyesinde kadın var. Avrupa’da böyle değil. İlginç bir şekilde bu konuda bizden çok gerideler.

Kadın mimar olmanın getirdiği dezavantaj sadece bir durumda geçerli. Siz kadın olarak çok iyi mimari hizmet veriyorsanız “Benim 3 çocuğum, ailem var. Bu saatte toplantıya gelemem.” diyemezsiniz. Aynı şartları sağlamak zorundasınız. Eğer bunun kontrolünü elinizde tutabilirseniz, kadın olarak her erkekle rakip olabilirsiniz. Bunu sağlayamazsanız o çerçeve içine giremezsiniz. Büyük bir proje yapıyor, orada binlerce metreküp beton döküyorsanız ve 1000 kişi çalışıyorsa o şantiyede “Ben şimdi evime dönmek zorundayım.” diyemezsiniz. Bu fedakarlığı yapıp yapmama kararı kariyerinizi şekillendiriyor. Sanırım kadınların en çok kafasını karıştıran karar bu. Baştan beri iş-özel yaşam dengesini başarıyla kurup yönetebilen çok başarılı kadınlar da biliyorum.

Bizim ofisimizde şu anda bir kişi dışında çalışanlarımız kadın. Genel olarak mimarlık ofislerinde çalışan kadın sayısı daha fazla. Bildiğim kadarıyla üniversitelerden mezun olan mimar kadın-erkek sayısı arasında radikal bir fark yok. Ama erkekler Türkiye’de serbest çalışmayı daha çok seviyorlar. Herkes patron olmak istiyor. Bir erkek birkaç sene bir ofiste çalıştıktan sonra kendi ofisini açmaya kendini hazır hissediyor. Türkiye’de biri için çalışmak hâlâ ikincil öncelikte. Birinci olmaya giden yol ise ikincilikten geçiyor. Biliyorsunuz ki sokakta simit satan da kendi işinin sahibi. O adam da bir yerde çalışıp daha fazla para kazanabilir. Ama patron olmak Türkiye’de geleneksel olarak talep görüyor. Binlerce küçük dükkan var. Bunu Avrupa’da göremezsiniz. Orada birinin güvencesi altında çalışmak daha önemli. Burada patron olmak öncelikli. Kadınlarda böyle bir şey yok. Onlar da bazen “35 yaşına kadar çalışayım. Bir aile kurayım.” şeklinde düşünebiliyorlar. Aile de çok önemli ama bir ofis açıyorsanız yüzde yüz oraya konsantre olmalısınız. Bir çalışan olarak aile ve iş hayatını paralel yürütmek daha kolay. O yüzden kadınlar çok daha uzun süre çalışan olarak kariyerlerini sürdürebiliyorlar.

3- Bir mimari projede olmazsa olmazlarınız nelerdir? Hangi tarz, hangi malzeme sizin vazgeçilmeziniz?

Bir mimari projede ışık kesinlikle çok önemlidir. Gün ışığını doğru yönlendirmek çok önemli. Biz özellikle buna çok dikkat ediyoruz. Işık iki açıdan çok önemli: İlk olarak; iç mekânda kendimizi iyi hissetmemiz açısından. Bu çok ışık demek değil, dengede olmalı. İkincisi; doğaya karşı sorumluluğumuzdan dolayı çok önemli. Doğal ışık varsa neden bunu doğru kullanmayayım? Örneğin bir ofis yapıyorsunuz; mimar olarak akılcı çözümler geliştiriyorsanız maliyet gerektirmeyen yöntemlerle ışığı çok daha derin olarak mekân içine getirebilirsiniz. Bunu malzemelerle, renklerle, doğru yerde açık renk kullanarak, doğru yerlere louver’ları ayarlayarak, refleksiyon yaratarak sağlayabilirsiniz. Çok çeşitli yöntemler var. Tabi ki yerleşim de önemli. Işık, tüm yaşam alanlarımızda en önemli unsurlardan. Ne fazla ne de az olmalı. Bu şekilde doğaya karşı bir görev olarak da iç mekâna maliyetsiz taşınan ışık, suni kaynak kullanımını azaltır. Türkiye’de bu konuşuluyor ama Avrupa’da hiç konuşulmuyor. Çünkü bu bir kanun, herkes uyguluyor. Avusturya’da örneğin; hiç kimse Leed, Bream sertifika programını bilmiyor. Duyanlar gülüyor buna. Gerek yok, çünkü uymanız gereken kanun ve kurallarla ve devlet tarafından yapılan denetimle bunu sağlamaktan başka seçeneğiniz yok. Yeşil bina yapıp kahraman olmak doğru değil. Herkes yeşil ya da yeşile yakın binalar yapmak zorunda. Bu özel bir şey değil, esasen olmak zorunda ve kanunlar ile de denetlenmesi gerekir.

4- Verimli sonuçlara ulaşmak için çalıştığınız kişiler ve proje yaptığınız firmaların doğru şeçimi önemli. Çalışacağınız kişi ya da firmalara karar verme sürecinize etki eden faktörler neler?

En önemlisi; benimle çalışmayı isteyip istememeleri. Yeni bir çalışan arıyorsak, CV’sini bilinçli yollamış olması; özellikle “Brigitte Weber’le çalışmak istiyorum, o ofisten faydalanmak, bir şeyler öğrenmek istiyorum, o ofise katkıda bulunmak istiyorum.” bilinciyle görüşmeye gelmesi gerektiğini düşünüyorum. Ben her zaman bilinçli seçimlerle iş buldum. Şu anda iş arayan bir insan olsaydım, her ofise CV yollamak yerine en beğendiğim 5 mimarlık ofisine başvururdum. Bir şey öğrenmek ve katkıda bulunmak istediğim ofisleri seçerdim. Yatırımcı/Müşteri açısında da aynı durum geçerli. Çok sayıda mimardan teklif alınmasını doğru bulmuyorum. Başka kimlerden teklif aldıklarını soruyorum. Bu benim için önemli. Kiminle karşılaştırıldığımı bilmek istiyorum. Bunu, kendini beğenmişlik olarak görmemek lazım. Bu sadece verdiğim bütçe ve hizmetle neyin karşılaştırıldığını bilmek istememden ileri geliyor. İstenenin ne olduğunu daha iyi anlamaya çalışıyorum. Benim çalışma tarzımı bilip bilmedikleri, gerçekten benimle çalışmak isteyip istemedikleri sonraki süreci şekillendiriyor. Beraber çalışmayı istemek, sonuçların verimli olmasına katkı sağlıyor. Çalışanlar açısından da durum aynı. Gerçekten burada çalışmak isteyip istemediklerini soruyorum. Projelerimizi, çalışma tarzımızı beğenmesi lazım. Şimdi düşünün; birisi buraya başvurup geliyor. Bizim ne iş yaptığımızı sorduğumuzda bilmiyorsa ne diyebilirim ki? Nereye başvurduğunu bilmiyor. Böyle bir şey olabilir mi?

Çalışmak demek, 8-10 saat o ortamda bulunmanız, vaktiniz çoğunu o ortamda geçirmeniz demek. Bu kadar çok zaman ayırdığınız bir konuyu bilinçli seçmemiş olmanız büyük hata olur. İnsanlar yanlış yerlerde çalıştıkları ve yanlış iş yaptıkları için mutsuz.


Her mimarın, her projeyi, her müşteriyle yapmaması da lazım. Örneğin; bizim çalışma tarzımızı da herkes bilmiyor. Bazı yatırımcılar bizden konsept proje istiyor. Sonra? Uygulama yok. Oysa konsept projeyi çizenin uygulamayı da çizmesi gerekli. Yoksa uygulama benim çizdiğime benzemeyecek. Mimari ile birlikte iç mimariyi de yaptığımız zaman müşteri için de çok kolay. Hiç fark etmeden iç mimari de çözülmüş oluyor.

Yatırımcılar önce her şeyi mi ödeyeceğim gibi düşünüyorlar, sonra ayrı ayrı maliyetleri hesaplıyorlar ki çok daha fazla oluyor. Üstelik gerçekleştirme süreci verimli işlemiyor. Sonra betonları kırmaya başlıyorlar. Çünkü iç mimar son derece doğal olarak başka bir yaklaşımla düşünüyor. O yüzden her zaman biz bütün projeyi almak istiyoruz. Çünkü bu herkes için inanılmaz bir avantaj sağlıyor. Biz de bazen başka mimarların projelerinde iç mimari yapıyoruz. Hazırlanan mekanik proje benim iç mimari projeme uymuyor. Avrupa’da insanlar baştan sona süreci yöneterek çalışıyorlar. Ben böyle öğrendim. Bir mimar her şeyi kendi yapıyorsa bu maliyet açısından da, yatırımcı ve kullanıcı açısından da en verimli sonucu doğurur.

Ancak Türkiye’de iç mimar- dış mimar diye bir ayrım var. Dünyada böyle bir tanım yok; ‘Interior designer’ tanımı var. Bina bittikten sonra sadece bir dairenin içini tasarlatmak gerektiğinde iç mimar geliyor. Bina yapılırken öyle bir mimar seçersiniz ki iç mimariye de hakim olur ve mimari-iç mimari bütünlüğü sağlanır. İç mimariye hakim olmayan bir mimar doğru bir şekilde bina da tasarlayamıyor. Bir tavan yapıyor onun asma tavanı nasıl olacak diye düşünüyor. Onun için bence mimarlık bir bütün olarak her şeyi kapsıyor. Ben mimarım diyorsam eğer dekorasyondan da anlamam, baştan sona içinde olmam lazım. Bundan dolayı şantiyede de belli bir noktadan sonra ilerleyiş sürekli kontrol altında olmalı.


5- İstanbul’da yaşayan bir mimar olarak şehrin görünümünü değiştiren projeler yapıyorsunuz. İstanbul’u estetik açıdan nasıl değerlendiriyorsunuz? İlk geldiğiniz zamanlardaki İstanbul ile şimdiki İstanbul ve mimari yaklaşımlar açısından farklar neler?

İstanbul’daki mimari, olmayan bir yerden geldi. 18 sene önce İstanbul’da mimarlık yoktu, iç mimarlık vardı sadece. Hatırlıyorsanız; çirkin binalar içinde saray gibi evler vardı. Bilinçli mimarlık yapan çok az mimar vardı. Bu tabi çok değişti. Şimdi de çok fazla mimarlık okuyan var. Mimarlar Odasına kayıtlı mimar sayısı çok yüksek ve bu kadar mimara iş sağlayacak oranda bina yapılmıyor. Üstelik, mimarla çalışmayan yatırımcı sayısı da çok fazla. Müteahhitler hâlâ mimarlık yapıyor.

18 yıl önce bu malzeme sayısı da çeşidi de çok azdı. Bazı malzemeleri bavulla yurt dışından getirdiğim oldu. Detaylarla ilgilenen çok az firma vardı. Mimarlık çok önemli değildi. İç mimari çok ön plandaydı. İç mimari her zaman vardı Türkiye’de. Bu arada Türkiye ve Avrupa birbirinden çok farklı. Doğduğum yerde herkes çevresini düzeltiyor. Abartıyorum ama yolun ortasını bile temizliyorlar neredeyse. Çünkü birinin evinin önü bakımsızsa “Bakmıyor mu bu kişi evine?” diye aralarında konuşuyorlar. Böyle sosyal bir durum ve yazılı olmayan kurallar var. Bizde yok. Kapıyı açıp çöp atıyoruz biz. O çok büyük bir fark. Değişiklik var, değişim sürüyor. Bir bina içeride kaliteli görünüyorsa dışarıda da öyle görünmeli, bunu öğreniyoruz. Yatırımcılar, güzel mimarlıkla para kazanılabileceğini öğrendiler. Bu 20 sene önce mümkün değildi. Bugün öyle değil. Projenin satışa çok katkısı var ve işte tam da bu yüzden mimar çok önemli.

Proje satışı için artık ciddi anlamda çalışmak, düşünmek gerekiyor. Mimarlık önemli oldu. Ama sadece görselde kalmamalı. Şimdi bakıyorsunuz, her şey çok hızlı. Dışarıda 100 senede gelişen konular Türkiye’de 5 senede gelişebilir durumda. Türkiye’nin gelişmelere adaptasyon hızı inanılmaz. İnsanlar çok açık düşünceli ve yenilikleri çok hızlı kabul edebiliyorlar. Bu hızlı değişim gerçekten özümsenebiliyor mu noktasında ise tereddütüm var. Teknik sistem çok hızlı kurulabiliyor, değişebiliyor ama insan o kadar hızlı değişemiyor. Hızlı geliştiği için sindiremediğimiz mimarlık abartılı bir hal aldı. Mimarlık önce hiç yoktu ve şimdi abartılı duruşuyla olmaması gereken bir hale çevirdiğimizi düşünüyorum. Doğallaşması lazım. Çok süslü, abartılı, gösterişli unsurlarla yapılan mimarlık iyi bir mimarlık değil; mimarlık başka bir şey.

6- Mimarlığa yaklaşım açısından Türkiye ile dünya arasındaki farklar neler? Türkiye’de mimarlığını nerede görüyorsunuz?

Önceden söylediğim gibi, biz 9 sene okuyoruz, ondan sonra 5 sene (sanırım şimdi 3 seneye indirdiler) pratik yapmak zorundayız. Düşünün böyle bir üniversiteden geçiyorsunuz. Ondan sonra sistem size 5 sene daha çalışacaksın diyor. Ardından mimarlar odasına kayıt olabilmek için bir sınavdan daha geçmek zorundasınız. Ama burada okuldan çıktığın gibi gökdelen dikebilirsin. Bence bu doğru değil. Bunun yüzünden büyük problemler var ve Türkiye’deki mimarların prestiji Avrupa’dan çok daha düşük.

7- Mimarlık hayatınızda bugüne kadar edindiğiniz tecrübeleri birkaç cümleyle özetleyebilir misiniz?

Biz insanların kendilerini iyi ya da kötü hissetmelerine katkıda bulunuyoruz. Çok kötü tasarlanmış bir ofiste çalışıyorsanız ya da çok insani değerleri kabul eden bir mimaride çalışıyorsanız çok farklı bir his içindesinizdir. Bence bunlar çok önemli şeyler. Yani insanlar mimarları çok ciddiye almak ve iyi seçmek zorundalar. Özellikle müşterilerimiz. Bu sadece grafik dizayn değil. Bana da müşteriler geliyor ellerinde resimlerle çok güzel diye. Ama önce konuşmak lazım, ne yapıyoruz ne hedefliyoruz diye. İçindeki şeyler önemli, dışarıdaki şeyler tartışılır. Onlar zevk meselesi. Ama insan doğaya karşı saygılı olmalı. Biz mimar olarak bunu biliyoruz. İşte müşteri bunun için bir mimar seçmek zorunda. Sadece grafik dizayn veya heyecanlı bir cephe için değil.

Mimar da malzemeyi iyi bilmek zorunda. İyi bildiğiniz zaman, malzemeyi, doğru yerde ve doğru detaylarda kullanabilirsiniz. İyi bilmek derken binlerce farklı malzemeyi bilmekten değil kullanacağınız malzemeyi iyi bilmekten ve doğru seçmekten söz ediyorum.

© Sedat Antay

8- Bu sayımızın teması olan “Verimlilik” kapsamında Sürdürülebilirlik ve C2C için neler söylemek istersiniz?

Mimaride doğru malzeme seçimi önem kazanıyor. Seramik de doğal bir malzemedir. Bunu unutmayalım. Menşei doğal, fırınlanmış, işlenmiş bir malzeme. Mermer, doğal bir malzeme ama çok dikkatli kullanmamız lazım. Çünkü bazen bakıyoruz ki yollar bile mermerle döşenmiş. Bu kadar çok mermer var mı dünyada? Malzemenin geri dönüşü sürdürülmeli, her şeyi düşünerek kullanmak lazım. Nereden geliyor bu malzeme diyerek düşünülmeli.Her malzeme için değil ama Türkiye’de kullanacaksanız niye İtalya’dan getirilsin ki? Malzemeleri kullanırken akıllı davranmaklazım. Tropik ağaç yerine daha hızlı büyüyen ağaçlar tercih edilmeli. Örneğin; teak ağacını Endonezya’dan ya da başka bir yerden getiriyorsunuz. Bir ağacın büyümesi senelerce sürüyor. Onun yerine başka ağaç da kullanılabilir. Biri 3-5 senede, diğeri belki 50 senede büyüyor. Doğal malzemeyi seçerken bunları da dikkate almalısınız. Doğal malzeme insanların iyi hissetmesi için doğru bir şey. Yani ahşap bir doku gördüğünüzde o doğallıkta hissedersiniz. Yağlandığında kokusunu da alırsınız. Her yerde tamamen doğal malzeme kullanmak mümkün değil tabi ki.

Doğru proje, doğru malzeme, doğru kullanım dengesi önemli. Aynı zamanda malzeme seçimini etkileyen başka unsurlar da var. Örneğin; Türkiye’de bu kadar güzel mermer varsa neden ben İtalya’dan buraya getireyim? Hem lojistik masrafı var hem de ulaşımında onu getiren tırın egzoz dumanıyla hava kirleniyor. ‘Carbon footprint’ kavramı Türkiye’ye çok uzak. Çünkü biz sigara içmek için hâlâ dış ortamları gereksiz yere ısıtıyoruz. Bunu yaparken Türkiye’de olan malzemeyi seçmek yerine uzaktan tırla getirtmenin dezavantajını ve egzoz ile kirlenen havayı kimse düşünmez. Bu kadar boşa giden enerji nasıl olabilir? Kömür, elektrik bir yerden geliyor nasılsa? Bir tarafta o ısıtıcının altında oturulurken diğer tarafta yeşil binaları konuşmak çok enteresan. Klima çalışırken havalandırma için kapı açana ne diyebilirim? Klima sistemini doğru kurmak ya da kurmamak ayrı bir konu. Klima istemeyen ya da az klima isteyen bir bina tasarlamak ise tamamen ayrı. Önce kaynağı verimli kullanabilecek, ihtiyacı azaltabilecek çözümler oluşturmalısınız. Bu sadece bir mimarın yaratabileceği bir şey değil. Çünkü operasyonel giderleri düşürse de yatırım maliyetleri başlangıç olarak yüksek.

Kendisini kısa zamanda amorti edip etmemesi de aslında çok önemli değil. Bunu sadece para kazanmak ya da geri dönüşü için düşünmemek lazım. Gelecek nesillerin sağlıklı devamlılığı, insan hayatının sürdürülebilirliği açısından konu çok daha farklı bir boyutta. Ama biz çok uzağındayız konunun. Yatırımcı yapıyor, satıyor ve bitiyor.

Dünyada en azından küçük bir bölümünde böyle değil. Orta Avrupa’yı karşılaştırabilirim. Amerika ve Asya’da durum kötü ama Orta Avrupa’da kanunlar oturmuş, kısıtlamalar var. Devlet de destekliyor. Siz bugün aileniz için pasif bir ev yapıyorsanız, devletten destek alıyorsunuz. Ödediğiniz vergileri o şekilde geri alıyorsunuz. Türkiye’de böyle bir sistem var mı bilmiyorum. Böyle bir şey varsa da yaygın değil. Belki fabrikalar için geçerlidir.

Enerji verimliliği açısından yatırımcı yaklaşımı da değişmeli. Başlangıçta sistemi iyi kuruyorsanız, tabi ki zamanla bir geri dönüş bekleyebilirsiniz ama Türkiye’de insanlar geri dönüşü hemen ertesi gün bekliyorlar. Bazen bu yatırımlar 20 senede dönüyorlar. Belki bir solar sistem kuruyorsunuz ama 20 sene yatırdığınız bu paradan bir şey görmeyeceksiniz. Ön finansman yaptınız. Belki 20 sene sonra bozulabilir ve hiç faydasını göremeyebilirsiniz. O faydayı görseniz de görmeseniz de o bilinç bir yerden başlamak zorundadır, diye düşünüyorum. Konunun zorluğu da burada başlıyor.

9- Son dönem projelerinizden ve hedeflerinizden bahseder misiniz?

Çok güzel bir hostel yapıyoruz. Farklı ve daha önce yapmadığımız değişik bir konsept. Genç bir proje. Onun üzerinde çalışıyoruz. At biniciliği tesisi yapıyoruz. Dubai’de küçük bir işimiz, Ankara’da yeni bir projemiz ve Next Level projesinin ikinci etabı devam ediyor.

10- Kariyerinin henüz başında veya şekillendirme aşamasında olan kişilere tavsiyeleriniz nelerdir?

Genç mimarlar konusunda tavsiyem; meslek seçerken birkaç kez düşünmeleri ve o mesleği icra edenlerle konuşmaları. Mimarlık okumakta tereddütte olan bana soran gençlerle çok konuştum. Bu özel bir meslek, aşk gibi. Bunu içten hissetmeyen için doğru değil. Çünkü çok fedakarlık etmek lazım, çok fazla hayal kırıklığı mevcut ve çok uç noktalarda mutluluk söz konusu. Bir yarışma kaybederken hissettiklerin ya da bir projenin açılışında, başardığında hissettiklerin gibi hem aşağıda, hem yukarıda hissiyatlar sunuyor. O yüzden kendini doğru değerlendirebilen bir insan olmanız lazım. Bu her meslek için geçerli aslında. Türkiye’deki eğitim sistemini yanlış buluyorum çünkü bize iş başvurusuyla gelenlerin en az yüzde 60’ı hiç mimarlık okumak istememişler. Mimarlık okumak istemeyen, isteyerek ve severek okumayan tasarım yapamaz ki. Bir mimarın hem kreatif, hem teknik, 3 boyutlu lojistik kabiliyette olması lazım. Yoksa bu kadar farklı konuları toparlayamaz. Binlerce insan koordine ediliyor. Bu bir meslek değil, hayat tarzınız olmalı. Böyle düşünmezseniz başarılı olamazsınız çünkü 9’dan 5’e formunda bir iş değil. Özellikle kadın olarak mimarlık okuyorsa bilmek zorunda ki, başarılı olmak için özel hayatla iş hayatı arasında çok iyi bir sistem kurulmalı. Yoksa erkeklere rakip olunmaz. Özel hayatınızı da kariyerinize göre düzenlemeniz lazım.


Özel Soru: Yatırımcılar yurt dışındaki bir mimarlık ofisiyle çalışmayı prestij unsuru olarak kullanıyorlar. Brigitte Weber olmak sizin için bir avantaj oluşturdu mu?

Sanmıyorum. Çünkü ben yerli bir mimarım. 18 senedir burada çalışıyorum. İsmim yabancı ama sadece Türkiye’de kayıtlıyım, burada çalışıyorum. Türkiye dışında projeler yapmış olabilirim, ama merkezim burada. Vatandaş olarak değil mimar olarak Türk mimarım. Köklerim yabancı tabii ki, orada yaşadım, okudum ama sabitleşmiş köklerim burada. İsmim farklı, bu müşteri için avantaj mı dezavantaj mı bilmiyorum. Belki ilk küçük projelerde insanlar etkilenmişler olabilirler. Dezavantaj da olabilirdi. Bazı insanlar yabancıyla uğraşamam da diyebilirdi. Her zaman tek taraftan bakmamak lazım. Şimdi düşünüyorum da öyle bir avantaj söz konusu değil. Çünkü 260 bin metrekareyi sadece yabancı isim taşıdığı için birine veremezsiniz. Ciddi projeleri yatırımcılar iyi araştırıp öyle veriyorlar. Projelerimize baktıklarında çok çalıştığımızı ve projeyi hak ettiğimizi, sadece isimle olmadığını görüyorlar. Doğru yaptığınız iş, yeni işler getirir.
Нашел в интернете интересный web-сайт на тематику Лечение печени.
Нашел в интернете авторитетный web-сайт , он описывает в статьях про Лечение рака кишечника.
Наш классный блог с информацией про Клиника Денглера Германия http://touristmedservice.ru