Bünyamin DERMAN

KP
Mimarlık sizin için ne ifade ediyor? Mimarlık hayatınıza nasıl başladınız?
 
BÜNYAMİN DERMAN: Mimarlık benim için kendimi ifade etmenin bir yolu. Bünyamin Derman’ın dünyayı nasıl gördüğünün ya da yorumladığının görsel ifadesi. Mimarlık hayatım öğrencilik yıllarında bürolarda çalışırken başladı aslında. Masada sabahlamanın, mutfakta biriken bardakları yıkamanın, çöpleri dökmenin bu işin bir parçası olduğunu öğrendiğimde… Maket yaparken kazayla yaralandığımda… Mimar ağabeylerimizin yanında çizerken, bu yolun ne denli uzun bir yol olduğunu anladığımda ve tamamlanan bir projenin karşısında dumanı tüten bir çayı keyifle yudumlamaya başladığımda… Okulla başlayan çalışma hayatım, asistanlık ve öğretim üyeliği dönemlerinde de devam etti. Mimar arkadaşlarımızla birçok yarışma projeleri yaptık ve sonra eşimle kendi ofisimizi açtık.
 
DB Mimarlık 1995 yılından beri faaliyet gösteren bir mimarlık ofisi. Bugüne kadar imza attığınız önemli projeler hangileridir? Fark yaratan noktalarınız nelerdir?

BÜNYAMİN DERMAN: Ofisimizi açtığımız yıllarda ölçeği küçük olmakla birlikte yine de nitelikli işler yapıyorduk. Ama ağırlıklı olarak mimari proje yarışmalarına giriyorduk. Çünkü gençken, şayet bir büroda çalışmıyorsanız, sizi gerçek anlamda geliştirebilecek nitelikte ve ölçekte işleri yapma şansını bulabileceğiniz en doğru yer yarışmalardır. Yaptığımız projeler bizim çocuklarımız gibi oluyor. O nedenle içlerinden birini seçmek bana her zaman zor gelmiştir. Ancak konu ya da ölçek itibariyle kazandırdığı deneyim ve verdiği duygunun derecelenmesinden söz edebilirim sanırım. Örneğin, Gaziantep Hal Bölgesi kentsel tasarımı yıllar önce birinci olduğumuz bir yarışma projesiydi. Hayata geçmedi ama bence gerçekten iyi bir projeydi. Dalaman Havalimanı, 212 İstanbul AVM uygulama deneyimi olarak özel yapılardı. Şu anda şantiye sürecine giren Zincirlikuyu’da yükselecek İstanbloom da öyle. Tasarladığımız yapılar son derece rasyonalist ve sade bir dil içerir. Projenin gücü, bu yalınlık içinde saklı olan dinamizmindedir.
 
 Bir mimari projede olmazsa olmazlarınız nelerdir? Hangi tarz, hangi malzeme sizin için vazgeçilmeziniz?
 
BÜNYAMİN DERMAN: Mimari, insanlar için yaşam mekânları üretir. Bu nedenle projelerimiz insan ekseninde ilerler. Aynı zamanda, projelendirilen her yapı, üzerinde yükseleceği toprağın coğrafi ve kültürel özelliklerini de taşımalı ve oraya ait olmalıdır. Taş, ahşap gibi doğal malzemeler kullanmayı tercih ediyoruz. Ayrıca geri dönüşümü de düşünmek zorundayız artık. Binalar yıkılıp, yapılırken doğanın bünyesine geri kabul ettiği ya da dönüştürülerek yeniden kullanıma uygun hale gelebilecek malzemeleri seçmek biz mimarlar için sürdürülebilir bir gelecek yaratmak açısından önemli…
  
Yurtdışında da başarılı projelere imza atmış bir mimar olarak mimarlık konusunda ülkemizi nasıl buluyorsunuz? Yabancıların konuya yaklaşımı ne derece farklı?
 
BÜNYAMİN DERMAN: Aslında artık yerel ölçütler dünya ölçeği gibi bir ayrım kalmadı denebilir. Küresel bir pazardan söz ediyoruz artık. İnsanlar iş neredeyse çantalarını alıp oraya gidiyorlar ve Türkiye bu bağlamda önemli bir pazar. Hal böyle olunca beklentiler de dünya ölçeğinde. Rekabet çetin. Dünyanın ünlü mimarları ülkemizde projeler üretiyorlar. Onların taşeronu olarak kalmamak için bizim de fark yaratıp, işverenin bizden de iş talep edeceği bir kulvara geçmemiz lazım. 

Ben tasarımcılarımızın yurtdışındaki meslektaşlarından hiç de geride olmadıklarını düşünüyorum. Fakat iş yapma imkânları sınırlandıkça kendilerini gösterebilmeleri ve deneyim kazanmaları zorlaşıyor. Yatırımcılar beklentilerini üst düzeyde tutarken, iş yapma biçimlerini de yeniden tanımlamalılar bu arada. Sözleşmelerimize Avrupa Standartları getirmek için, ücretlerin de beklenen hizmetle orantılı tutulması, maliyetler söz konusu olduğunda detaylardan ya da malzeme kararlarından taviz verilmemesi gerekir. Aslında her işin bütçesi daha tasarıma başlarken paylaşılmalı mimarla. Çünkü yapının maliyetini, yapacağınız tasarımla kontrol edebilirsiniz. Ama maliyet sınırı olmaksızın yaptığınız ve beğenilen bir tasarım, taşıyıcı sisteminden itibaren maliyeti sorgulanmaya başlandığında bir ucubeye dönüşebilir.

 
Diyeceğim, nitelikli yapılar üretmenin yolu işin niteliğini de iyileştirmekten geçiyor. Bu da, merkezi ve yerel yönetim erkinin, yatırımcının, mimarların, mühendislerin ve kullanıcının, bu üretim tanımında üstlerine düşen sorumluluğun bilinciyle hareket etmeleri demek oluyor. Ankara, İstanbul, Gaziantep, Antalya gibi ülkemizin çeşitli kentleri için hazırladığınız kentsel tasarım projeleri, yarışmalarda ise jüri üyeliğiniz var. Son zamanlarda İstanbul’da Tarlabaşı, Sulukule gibi kentin tarihsel dokusunu da içinde barındıran semtlerde “Kentsel Dönüşüm Projeleri” geliştiriliyor. Siz bu projelerin “dönüşüm” anlamında olumlu olduğunu düşünüyor musunuz? Çünkü kimi zaman dikkatli bir elden geçirme ve yeniden yapılandırmadan çok “yık-yap”a yönelik bir düzenleme oluyor bu.
 
BÜNYAMİN DERMAN: Türkiye’de şehirleşme faaliyetlerinde bina ölçeğinden kentsel tasarıma kadar yapılanlar içinde doğru başlangıçlar ve iyi niyetler olmuştur kuşkusuz; fakat bugün geldiğimiz noktadaki hayal kırıklığını görmezden gelemeyiz. Bu durumun sorumluluğunu salt olarak mimarlara da yükleyemeyiz. Türkiye, nüfus artış hızı ve ekonomik vs. nedenlerle yaşanan iç göçün, planlamaları altüst eder nitelikte olduğu bir ülke. Buna bir de planlamaya inanmamışlık ve ranta teslim olmuşluğu eklersek, bu tabloyla yüzleşmek daha kolay olur sanırım. Planlı ve sürdürülebilir bir kentleşmedir doğru olan. İstanbul çok özel bir şehir… Bir mimar olarak, yapı yaptığımız yerin neresi olduğunun farkında olmanın, çok önemli olduğu düşüncesindeyim.
 
Bugünden şekillendirilen gelecek hepimizi ilgilendirir ve bu hepimizin sorumluluğudur. Avrupa’da yıllardır pek çok ülkede gerçekleştirilen kentsel dönüşüm çalışmalarının örneklerini görüyoruz. Ama nedense biz bunu yapamıyoruz ya da böyle yapmıyoruz. “Gecekonduları, Sulukule’yi yıktım; oraya başka bir şey yaptım” denemez. Söz konusu eylem sadece bir yapıyı yıkıp, yerine başka bir şey koymak değildir. Bu hem ekonomik, hem sosyolojik hem de kültürel bir konudur. Yani bu sadece mimarların ve mühendislerin çözeceği bir konu değildir.
 
Avrupa kentlerine baktığınız zaman şehirlerin alt yapısını yüzde 70-80 oranında oluşturmuşlar, metrosunu, trenlerini vs. yapmışlar. Buna rağmen, onlar bile çok dikkatli davranıyorlar. Eskiyi korurken, şehrin eski ve yeni gelişim alanlarını birbirlerine metro ağlarıyla bağlıyorlar. Yeni şehir yüksek yapıların yeraldığı, konut ve işyerleri, kültür ve idari yapılar, eğitim, sağlık yapıları, meydan ve çarşıları ile kendi merkezini oluşturuyor. İstanbul ile ilgili neresinin yeni İstanbul, neresinin eski İstanbul, neresinin gelişmeye açık, neresinin açık olmayan, kendiliğinden büyüyen olduğunu bilemiyorsunuz. Bir merkez tanımlayamıyorsunuz; meydanlarınız hiç yok zaten. Öyle bir kentten nasıl bir dinamik çıkar? Görüyoruz işte halimizi.
 
Bugün İstanbul’da kentsel dönüşüm adına yapılanlar arasında, bir tarafta kent içinde parsel bazında yenilenen binaları, bir tarafta da kent çeperlerinde inşa edilen fakat kente değmeyen (duvarlarla çevrili gettolar şeklinde) toplu konut sitelerini görüyoruz. Oysa kentin yegane ihtiyacı konut stoğu değildir. Kentsel dönüşüm, kentin tüm alt ve üstyapı ihtiyaçlarının master plan düzeyinden, ada, parsel bazında planlamaya kadar karşılanmasını içeren, kente kimlik katan yapı ya da dokuların, meydanların, koruların korunarak dönüştürüldüğü ve en önemlisi her aşaması kamunun gözü önünde gerçekleştirilen, sivil insiyatif, yerel ve merkezi erk, meslek adamları ve özel sektör temsilcilerinin bir arada kotardıkları ciddi bir iştir. Yık ve yap hiç değildir.
 
Kamu kuruluşlarından spor komplekslerine, kültür yapılarından konutlara varan farklı alanlarda pek çok mimari projeye imza attığınız görüyoruz. Bunların dışında henüz gerçekleştiremediğiniz, gönlünüzde yatan bir proje var mı?
 
BÜNYAMİN DERMAN: “Kâğıt üzerinde çizdiğimiz ve çizeceğimiz birçok fikrin hayata geçme umudu” desem çok mu bulanık bir cevap vermiş olurum? Ben birçok kentsel tasarım projesi yaptım; ama hiçbirisini hayata geçirmek kısmet olmadı. Örneğin İstanbul’da 2000 senesinde Kadıköy – Haydarpaşa – Harem bölgesi yarışmaya açılmıştı. 2002’de İzmir Liman Bölgesi… Çok güzel fikirlerdi. 1998’de yine bir yarışma projesi olan İzmir Karşıyaka Zübeyde Hanım Kültür Merkezi’nin temeli atıldı; yerel yönetim seçimlerle değişti ve inşaat yapılmadı. Bu yıl aynı yer Opera Binası olarak yeniden yarışmaya açıldı. Diyeceğim yapı anlamında deneyimlemek istediğim daha pek çok proje var.
 
Türkiye’de mimar olmak hakkında neler söyleyebilirsiniz? Şikayetçi olduğunuz ya da memnun olduğunuz noktalardan kısaca bahseder misiniz?
 
BÜNYAMİN DERMAN: Türkiye nüfusu genç bir ülke… Enerjisi yüksek. Donanımlı, iyi eğitimli bu gençlerin önünü açacak bir irade ve iş ortamı lazım. Büroların küresel ölçekte rekabet edebilecek yapılanmalara ve bunu oluşturacak iş sürekliliğine ihtiyaçları var. İstihdamın sağlanabilmesi ve kurum kültürünün oluşturulabilmesi için de. Bugün yatırımcılar, tasarımın yapıyı ne kadar öne çıkardığını ve bunun pazarlama değeri taşıdığını görmeye başladılar. Böylece mimarların ve firmaların, ismen kamuoyu ile paylaşılması ülkemizde de devreye girdi. Ama dünyada zaten durum buydu; mimarlar hep ön plandaydılar.
 
Mimarların hizmet ettiği bir özel sektör, bir de kamu var esasında. Türkiye’de bugün yatırımların % 80’i kamu tarafından gerçekleştiriliyor. Kamunun proje elde etme yönteminin “yarışma”lar yoluyla olmasının teşviki ve tercihi birçok genç mimara iş yapma şansı veriyor. Bu yarışmalar, mimarlara deneyim kazandırıyor, yoksa hiç kimse durup dururken gelip bir mimara “Bana bir havalimanı yap.” demez veya mimar olarak siz gidip buna benzer bir şey söyleyemezsiniz. İş sürekliliği, nitelikli işleri referanslarınız olarak arkanızda biriktirmeye başlamanız büronuzun kurumsallaşası için önemli unsurlar. Düşünsenize; yılda 30 tane yarışma çıksa bu ülkede, siz de katılsanız, hem bir iş sürekliliği, hem de üretim yapmış olursunuz. Bizden önceki kuşağın şansızlığı da bu bence; bahsettiğim bu iş sürekliliği sağlanmış olsaydı, bizler daha güzel ortamlarda, daha deneyimli bürolarda yetişerek bugünlere gelirdik. Yaptığımız hatalar varsa da bu sebeptendir. Geleneğimiz yok, gerçek anlamda baktığımız vakit. Bizim ülkemizde de üretim süreçleri daha yeni Avrupa seviyesine gelmeye başladı. Bazı gruplar bunu aştı, bazı gruplar da deniyor. Açıkçası önümüzde daha çok yol var diye düşünüyorum.

 
İsminiz pek çok kez yarışmalarla birlikte anılıyor. Yarışmaların sizi daha üretken kıldığını görebiliyoruz. Bu konuda sizi motive eden şey ne? Rekabetçi bir ortam, kazanma hırsı gibi faktörler mi?

BÜNYAMİN DERMAN: Mesleğe başladığım ilk yıllarda dünyadaki mimarların meslekte yer ediniş öykülerini okudum, çalışmalarını inceledim. Türkiye’de mimarlık denince akla gelen isimler neler yapmışlar, araştırdım. Tabii bunlar hep o zamanki kısıtlı imkânlarla olan şeyler. Bu incelemeler sonucunda vardığım nokta, hepsi için geçerli olmasa da, bu büyük isimlerin en az % 80’inin meslekteki çıkışlarını “yarışma”lar yoluyla yaptıkları, aynı zamanda akademik kariyerlerine de devam ettikleriydi.
 
Ben de aşağı yukarı böyle bir yol tuttum; bir yandan okulda kalıp, akademik kariyerime devam ederken, bir yandan da çeşitli dönemlerde farklı meslektaşlarımla proje yarışmalarına girdim. Bu, daha iyi mimarlık arayışında beni geliştiren, yenileyen bir şeydi. Ayrıca genç bir mimarın konu çeşitliliği ve ölçeği itibariyle müşterisinden direkt alamayacağı işleri yapma fırsatının kendi elinde oluşu gibiydi bir anlamda. Eğer fikrin jürinin beğenisine mazhar olursa bir tiyatro ya da hastane yapabilirdin. Yani yarışma hem meslek içi eğitim hem de iş alma şansı gibi bir şeydi benim için. Ben hala bu kurumun doğru işletilmesinin ve devamlılığının hepimiz ve özellikle genç kuşak için, çetin rekabet koşullarında fırsat eşitliği adına çok önemli bir yapı olduğu düşüncesindeyim.
 
Katılacağınız yarışma, çalışacağınız kişi ya da firmalara karar verme sürecinize etki eden faktörler nelerdir?

BÜNYAMİN DERMAN: Yarışma veya iş olsun, bir projeyi yapıp yapmama kararımı belirleyen şey, o konuda üzerine söz söyleyeceğim bir fikrimin olup olmaması hususu veya programımın müsait olup olmadığıdır. Mimarlık her ne kadar bir iş olsa da, manevi beslenmeyi her daim daha çok önemseyen bir insan olduğumdan, vereceği mesleki hazzı birincil tutarak bir işi yapma ya da yapmama kararını veriyorum.
 
Son olarak genç mimarlara önerileriniz nelerdir?

BÜNYAMİN DERMAN: Çok yetenekli arkadaşlarımız var. Benim tek olumsuz tespitim ya çok aceleciler ya da çok erken hız kesiyorlar. Oysa bu meslek uzun soluklu bir koşu gibidir. Yol aldıkça, deneyim kazandıkça daha az efor harcarsınız. Daha çok keyif alırsınız. Hedef koymalısınız! Sabretmek, her şeye rağmen sevmek, mücadele etmek zorundasınız. Her şey emek ister ve emek verilen şey değerlidir. 
https://bestseller.reviews/best-combinations-of-car-seat-and-stroller-lets-compare/