ÇALışmak, yaşamdan ÇALmadan zamanı...

KP37
Yılmaz ZENGER
Görsel - 1 

ÇALışmak,
yaşamdan ÇALmadan zamanı...
Dinlenmek gerektirmeyen bir yaşamı sürdürmek...

“Seni tuzu kuru seni!” diyecekler haklı. En normal işlerde bile haftanın 40 saati, masa ya da tezgah başında zihnen, bedenen zorunluluk iken nasıl çalışılır, yaşamdan ÇALmadan zamanı? Aritmetik olarak bir hafta 168 saat. Sağlıklı uyuyabilen için günlük uyku 6.5 saat tıbben, 8 saat diyelim keyfen, fazlası haram.

Kalan 62 saat. Yol, yemek, zaruri ihtiyaçlar derseniz, gençlere bakın, çoğunda kulaklık, en azından yol boyu. Müzik dinlemek keyif almak, dinlenmektir. Kitap okumakta, dostlarla sevgiliyle ilişkiler de. Dinlenmek can sıkıntısına fırsat tanımamaktır ve bin türlü yolu var. Dinlenerek ya da çalışarak, farketmez. Önemli olan yaşamı tad alarak yaşayabilmek. En çok yoran eylem yaşamda, şikayetçi olmaktır. Bir balon gibi şişip büyütür sıkıntıları, sonunda patlatır. Seveceğimiz işlere nişan almalıyız. 12’den vuramasak da elimiz tetikte olmalı sürekli. Ateş etmek boşalmaktır. Tuzum kuru olmasa da çok şanslı hissediyorum kendimi. Kolay kolay satamasam da hemen hep tad aldım, içim ısındı yaptıklarımla. En doyumsuz kılan yontularım bir sevgilinin mahreminde hissettirirler beni. Yontu lafı yanıltmasın, taş ya da ahşap yontmuyotum. Bir taş ya da mermer kitleyle karşılaşırcasına başlar benim zihinsel yontularım. Bu süreçte ne atölyeye gereksinmem vardır, ne de kağıt kaleme. Yolda, yemekte, yatakta, engellenmeden süregider. Çok hızlı üretiyorsun derler, bu büyük bir yanılgıdır. Hızla biten bitirilmişi bitirmektir. Çalışma saatlarım çok uzun ve yoğun. Ne var ki onlar aynı yoğunlukta dinlenme saatlerim.

Geçen gün bir dava arkadaşıyla, bir kafa dengiyle, Anish Kapoor’la karşılaştım ki kendisi korkarım bunu hiç bilmeyecek. Yapıtlarında görüp okuduklarım, belgeselinden duyduklarımla netleşti. Kelimelerimiz farklı olsa da cümlelerimiz benzeşiyor.

Mimarlıkla ilgili fazlasıyla konuştuğum gençlik yıllarımdan beri, sürekli derslerimde söyleşilerimde tekrarladığım gibi, “Yapı sadece bir yapıdır.” Eğer ki mimari değerler içeriyorsa yapı, bunu bir ayna gibi yansıtabilecektir. Özetle, ‘Mimari’ kısaca soyut sanal bir olgudur. Mimari donmuş müziktir sözü de bunu destekler. Mimari, kendi bileşenleri arasındaki ilişkilerden başlayarak çevresindeki her canlıyla her nesneyle kurabileceği ilişkiler örgüsünün bütünüdür. Bu tanımım heykel için de ayniyle geçerlidir. Diğer sanatlar için tartışılabilir diyelim. Bizler mimariyi olsun, heykeli olsun algılayan tarafız. Yapı ya da heykel olma iddiasındaki yapıt ise algılanandır. Onları mimari ya da heykel kılan, bedenin yaydığı varsayılan aura benzeri sadece bir algıdır ve yapıya da heykel nesnesine de geri projekte edildiklerinde farkedilir kılınırlar.

Kapoor bunu psikanalize konu ediyor ve “Objeyle aramda yaşanan süreç psikanaliz sürecinden farksızdır. Psikanalizde analizci ve hasta vardır. Ve ikisi arasında hayali bir üçüncü kişi psişik bir ilişki bir hayalettir.” diyor ve ekliyor: “Bilinmez kalma ya da görünmeden var olma izni vermek ya da ona bir tür gerçeklik sağlamak. Bu bir tür diyalogdur ve oldukça objektif kriterleri vardır. Üçüncüyü ele geçirdiğimizde tanıyacağımız bir objeye dönüşür. Ona sanat diyerek fiziksel bir varlık bahşederiz.”

Ayna tutkusuna gelince beklentilerimizin en fazla benzeştiği, olanaklarımızın da en fazla ayrıştığı alan. Yetmişlerde çok taktım kafamı yanılsamaya ve ilk kez 1980’de İstanbul’da Atatürk Kültür Merkezi’nde yapılan Avrupa Güzellik Yarışması’nın genel sanat yönetmenliğini yüklendiğimde, bunların bir kısmını deneme şansım oldu. Ardından bilim merkezi için ürettiğim exibit’lerin içinde de önemli sayıda yanılsama objesi yer aldı. Yanılsamanın en popüler yaratıcısı aynalardır. 1985 yılında ODTÜ’de başlayan Perception dersi maceramı bugüne kadar İTÜ’de “Tasarımda Görme” başlığıyla algılama-yanılsama çerçevesinde günümüze kadar devam ettirdim. Bu süreçte yansımanın ve yanılsamanın fiziksel ve biyolojik evreniyle ilgili hem çok şey öğrendim, hem de onlara, tasarıma dönük yüzler kurguladım. Öğrencilerime, yanılsama nesnelerimden örnekler de katarak, çok şey aktardım. Bu yanılsama nesnelerimin heykel diye tanımlanabileceği hiç aklıma gelmezdi. Bu yansıtma gücü heykellerimin yüzeylerine de yansımalıydı ama ulaşabildiğim teknolojiler buna fırsat vermedi. Kadınkent’e ayna yüzeyi oluşturma çabam, beni ancak siyah aynaya yaklaşabildi. (Görsel-1) Kapoor sergisini izledikten sonra atölyemin yüzlerce metrekarelik çöplüğünü bir kenarından eşelemeye başladım ve geçmişte exibit diye adlandırılmış olanlardan bir tanesini de yakalayabildim. Bu 3 boyutlu bir ayna idi ve önünde kendimi ardarda fotoğrafladığımda yer değiştirmemle görünüp kaybolmaya kadar yoğrulan gürüntülerim (Görsel-2) Kapoor’un “Yansımanın ardından içinde kaybolabileceğimiz ve kendimizi yeniden keşfedebileceğimiz bir evren yaratır.” sözleriyle de sanırım birebir örtüşüyordu.

Görsel - 3

Heykellerimde birden fazla renk kullandığımı hatırlamıyorum. Attach to koleksiyonumdaki ayna üzerinde sergileyerek yasımasıyla birlikte algılanmasını amaçladığım 40 heykel de (Görsel-3) benim gözümde istisna değil kırmızıyı hep farklı bir boyuttaki siyah gibi anlamlandırdım. Kapoor da “Kırmızıyla ilgileniyorum; kırmızı herhangi bir renk değil, öyle bir karanlılığı var.” diyor.

Bu ayrıntıların dışında Kapoor’la yakınlığımı sergide izlediğim belgesel yer alan atölye görüntülerinde ve çalışma biçimiyle ilgili ifadelerinde de hissettim. Atölyesini bir fabrika olarak görmüyor ve “deneysel bir düşünce sürecinin gerçekleştiği mekân” olarak tanımlıyor. Heykel yapabildiğim süreçlerde kendi atölyemin de bu denli net ifade etmeyi beceremediğim gerçek tanımı da bu. Nitekim heykellerimin zihinsel süreci, biçim deneme aşamasına ve ayrıntılamaya yaklaştığında, hep atölyemde tamamladı oluşumunu.

Kısaca atölyelerimizde ellerimizin uzantısı olan yardımcılarımızla bu çalışma biçimimizde en azından ben, kendimi bir orkestra şefi gibi hissederim. Bunun da yorduğundan çok daha fazla dinlendirdiğini söylemek abartı olmaz. Sanırım bu benim tatil yapmama alışkanlığımı açıklamaya da yetiyor.

Görsel - 4a - 4b

Gerçek bir sanat yapıtını izlemenin, yakınında yaşamanın da ne derecede pozitif etkisi olabildiğini Ayça Dinçkök Hanımefendi’nin Kemerburgaz’daki villasının bahçesine yerleştirdiğim, onun yaşam çizgisini yansıtan heykelimle ilgili olarak aylar sonra bir toplantıda karşılaştığımızda söylediği “Biliyor musunuz bu heykel benim yaşamımı değiştirdi.” sözleriyle örneklemek isterim. (Görsel-4)

İstanbul’daki Kapoor sergisinde ise belgeselde sözünü ettiği iç bükey aynalara övgüsü boşlukta kalıyor. “İç bükey aynalar sadece objeyi değil etrafındaki alanı da kapsamakta… Yoğun bir gizem barındırır… Bir odak noktaları vardır ve o odak noktası izleyicinin bedeninde fiziki bir etki yaratır. Aynanın önünde ışık çizgilerinin çakıştığı bu alan size fiziki bir rahatsızlık verir.” diyor. Burada Kapoor’la yollarımız sert bir şekilde ayrılıyor. Kapoor’un yaptığı işi sunmakla yetinmeyip onu daha anlamlı kılmaya çabalarken en basit fizik kurallarını yadsıdığı ortaya çıkıyor. Etrafındaki alanı da kapsayan iç bükey değil dış bükey aynalardır ve ancak iç bükey ayna zannedilebilecek paraboloidlerin odak noktası vardır ve odak noktasında bir toplayıcı yoksa fiziksel bir varlık kazanamaz. Üstelik sergideki iç bükey ayna yapıtı da ne yerleşim biçimiyle ne de yansıttıklarıyla Kapoor’u doğrulamıyor. (Görsel-5)

Görsel - 5a - 5b

Önceleri yaptığı boşluk çalışmaları, kanımca Hintli özünün sıçrama tahtası olduğu yapıtlar olarak hemen ayırdediliyor. Doğu kültürünün gizeminin ışıldadığı, “bir tür yakınlık, mahremiyet hissi uyandırmayı başarabilir” tanımına uygun bu çalışmaları, “içleri karanlık objeler” bir bakıma gayri obje var etme girişiminin ürünü olan yapıtları gerçekten çok etkili. Anish Kapoor İstanbul sergisinden,

Kısacası iki Kapoor var sergide. Sadece birini, yol arkadaşı olarak, saygıyla selamlıyorum. (Görsel-12)

Görsel - 12
http://webterra.com.ua

webterra.com.ua

yarema.ua/curtaine/yaponskie-shtory