Doğan Kuban'ın Anlatımıyla: O Kent Bitti

KP36
KP
Kent artık yok. Kent denen olguyu en iyi tanımlayan tarihtir. İlk çağdan bu yana kent adı verdiğimiz insan yerleşmeleri var. İnsanlar yan yana gelip iletişim yoğunlaşıyor. Toplumsal örgütlenme artıyor. Bilgi yaygınlaşıyor. Köylü iki şey biliyorsa kentli on şey öğreniyor ve bilgi  yaygınlaşıyor. Uygarlık kentte gelişiyor. Kentler Mezopotamya’da, Çin’de, Mısır’da değişik, Yunanistan’da değişik gelişiyorlar. Geliştikçe farklılaşıyorlar.
 Paris İstanbul’a benzemiyor. Sivas da Heidelberg’e. Avrupa Üniversiteyi 13. yüzyıl da kuruyor biz 20 yüzyıl başında kurmaya çalışıyoruz. Bu evrensel sürecin kentler boyutları, nüfusları, izlenebilen ağır gelişmeleri ve bu süreç içinde aldıkları biçimlerle iyi bilinen bir yerleşme  tarihleri var. İşte bu sürecin tanımladığı kent bitti.
 Bugün İstanbul’u Kent olarak tanımlamak olanağı var mı? Doğu Roma’nın başkenti surların içindeydi. Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti de ayni surların içinde gelişti. Dışarıda küçük bir Galata var. Üsküdar’da bir iki mahalle. Kadıköy’de birkaç mahalle. Geri kalanı da  sayfiye. Ben üniversiteyi bitirdiğim zaman İstanbul’un nüfusu 800.000’di; bugün 17 veya 18 milyon. 1970 senesinde İstanbul koruma planı yaptığım zaman üzerinde çalıştığım alan 10.000 hektarı geçmiyordu. Bugün İstanbul 400.000 hektar. Neresi merkez, neresini  koruyacağız? Diyelim ki Süleymaniye’yi şöyle koruruz demişiz. Ama zaten koruyamamışız. 300-400 senelik bir ağacı bu gelişmede nereye koyacağız? Gökdelenleri koruyacak mıyız? 

 Osmanlı döneminde oluşan bir kent dokusu vardı. 1970’lere kadar yaşadı. Eski İstanbul’un dokusunu ahşap evlerle örülmüş sokaklar oluşturuyordu. İstanbul için koruma planı yaptığım zamanlar, Aksaray, Cerrahpaşa, Davutpaşa, Fatih, Zeyrek, Süleymaniye gibi mahalleler  ahşaptı. Üsküdar’da, Boğaziçi’nde vardı. Kadıköy’de köşkler daha yerlerinde duruyordu. Sadece bir iki tane anayolu olan kent Roma çağında oluşmuştu. Bir iki tramvay yolu vardı. Yangın yerlerine kagir bina yapmaya başlamışlardı. O zaman tarihi karakterlerini koruyan  alanların sınırlarını saptadık. Yüksek Kurulda onaylandı. Bugün artık yok. Beton ve araba o dokuyu yok ettiler. İstanbul, İzmir, Gaziantep, Kastamonu, İznik. Kültür Bakanlığı’na, İller Bankası’na, belediyelere bunlar verildi. Bir formalite olarak kaldı.

 Türkiye’de sadece Safranbolu’yu koruyabildik. Safranbolu’nun önce propagandasını yaptık. İTÜ’de bir Restorasyon Enstitüsü kurmuştuk. Safranbolu haftaları düzenledik. Dört yıl devam etti. Koruma enstitüsü kurmuştuk 1974’lerde. Safranbolu’da çok akıllı bir Belediye Başkanı  vardı. Safranbolu halkı, 200 den fazla akademisyeni, devlet adamını, hatta bakanları, sanatçıları ve aydınları misafir ederdi. Safranbolu belediye başkanı ile verimli bir işbirliği gerçekleştirdik. Türkiye’nin ne kadar ilerici fotoğrafçısı, sanatçısı varsa oraya yağdı. Hem kendi halkı  tanıyıp sahip çıktı. Hem Türkiye. Safranbolu sonunda koruma alanı olarak ilan edildi. Türkiye’de tek korunan kenttir.

 Safranbolu, koruma tarihinde büyük bir kültür olayıdır. Gerçekten bir yerel ve ulusal kamuoyu oluşturmuştur. Yeni gelişen sanayi kenti Karabük’ün 10 km yakınında olan Safranbolu korundu. Çünkü herkes bölgesel yerleşme ve iş merkezi olan Karabük’e gitti. Koruma  kararını aldığımız zaman Safranbolu’ya inşaat hücumu olmadı. 1950’li yıllarda İTÜ’den Profesör Gündüz Özdeş Safranbolu’ya bir imar planı yaptı. Gelişme alanı doğal olarak Karabük’e doğru oldu. Gelişme eski kentin bulunduğu vadilerin daha üs kotunda, dış mahallelerden  başladı. Bu eski kenti kurtardı. 
 Türkiye de korunması gereken çok kent vardı. Çünkü yöresel mimari geleneklerimiz çok zengindir. En küçük kasabalar da bile özgün mimari ve kent dokusuna sahipti. Eskiden malzeme, nüfus büyüklüğü, ticaret yolu üzerinde olmak belirleyici olurdu. Geleneksel işçilik  biçimsel süreklilikleri saptardı. İletişim çok sınırlı olduğu için yöresel özelliklerin korunmasına yardım ediyor, değişim çok sınırlı ve yavaş oluyordu.
 

Toplum kültürü koruma duyarlığına sahip değildi. Bu bağlamda bilinçli idareci de yoktu. Tuğla ve çimento sanayilerinin gelişmesi ve kolaylığı geleneksel yapı zanaatlerini piyasadan kovdu. Tarih bilinci toplumsal yoğunluk kazanmadan çağdaş imgeler ve yapı spekülasyonu eski kent ve kasabaları yok etti. Aynı şey günümüzde de devam ediyor. Bugün koruma kavramı, koruma örgütleri var. Fakat korunacak çok şey kalmadı. Ama ‘bizde de var’ demek için bazı kalan sokak ve mahalleler korunuyor. Örneğin Antalya’nın Kaleiçi mahallesi turistik bir sit olarak biraz korunuyor. Fakat Türkiye’nin bundan yarım yüzyıl önceki tarihi zenginliği yanında bu devede kulak bile değildir.

Türkiye’nin ekonomisi inşaat üzerine kuruldu. Halk kentlere aktı. Bugün Türkiye’nin nüfusunun %70’i kentlerde yaşıyor. İnşaat köylüyü niteliksiz işçi olarak kullanıyor. Büyük iş alanları açıyor. Bu durum Anadolu’yu boşalttı. Olumsuz yanları da var. Tarımı yaraladık. Kentlere işsiz güçsüz kalabalıkları davet ettik. Artık inşaat piyasası iş gücünü absorbe etmiyor.

Tarihi kent dokusunun karmaşık ve nazik bir yapısı vardır. Doku yaşamla mimarinin buluştuğu mekanlardır. Bütünleşmiş bir yaşam. Heidegger’in bir sözü var: “Düşüncenin evi dil, yaşamın evi kenttir.” Şimdi kent kanserli bir büyüme sürecinde. Yaşam sadece evde kaldı. Bizde sokak ve meydan kavramı hiç olmadı. Kentsel gösteriş Avrupalı bir gelenektir. Batı da Avrupalı aristokrat ve sonra burjuva binasını göstermek ister. Onun için kentsel çevreyi de düzenler ve güzelleştirir. Bizde sultan kalenin içine saklanır. Avrupa’da Kral’ın karşısında güçlü bir aristokrasi vardı. Avrupa demokrasinin gelişmesinde egemenlik odaklarının çokluğu önemli bir rol oynamıştır. Mülk sade kralın değil. Bizimkinden çok farklı bir sistem. Avrupa da Ortaçağ’da derebeylikten kaçan kente sığınmış. Kentte de bizde olmayan özgürlükler var. Ortaçağdan bu yana kentli bilinci, kent sahipliği var. Avrupa kentlerinin korunmasının temel nedeni bu bilinçtir. Bizim halkın kulluktan kaçabileceği bir yer yok. Bu kulluk sistemi ve mutlak otokrasi geri kalmanın olduğu kadar koruyamamanın da ana nedenleridir. 

İstanbul’un, İzmir’in, Kayseri’nin Diyarbakır’ın, Mardin’in, Gaziantep’in dokularını korusaydık antropoloji açısından dünyanın en renkli ülkesi olurduk. 20. Yüzyıl yarılarına kadar herkes kendi bölgesinde kendi kültürüyle yaşamıştı. İletişim yok; okuma yazma yok. Yaşam şeklinin sürekliliği dokuyu yaşatıyordu. Tarımla uğraşan, teknoloji alanında gelişmemiş, okuma yazma bilmeyen bir toplum her yerde aynı. Halep de Şam da, Diyarbakır da aynı. Halkın yaptığı bütün iş hayvancılık, gelişmemiş bir tarım ve zanaat. Bu ortamda bütün yapı gelenekleri yaşadılar.
Heidegger ‘Düşüncenin evi dildir.’ der. Osmanlıca, Türk’ün dili, bürokrasinin dilidir. Şiirini Osmanlıca yazar. Düz yazı yazamaz. Felsefe yasak. Türkler göçer oldukları için ne bulurlarsa almışlar. Yerleşmiş adamın dilini, dinini, edebiyatını almışlar. Orduları devşirme. Sultanların anaları Türk değil, Osmanlının çoğu Türk kökenli değil. Camilere din ulularının değil, sultanların adını koyarız.

Osmanlı garip bir bürokratik kültürdür. Osmanlının düz yazısı yok, tarihi günlük yazmak gibi, vakanüvis işi, sultan övmek için yazılmış. Romanı yok, tiyatrosu yok. III.Murat, Takiyüddin adlı Şamlı ünlü bir astronomu müneccimbaşı diye saraya çağırtıp, ona Galata’da bir rasathane inşa ettiriyor. Fakat şeyhülislam o sırada geçen bir kuyruklu yıldızdan ürkerek, gök işleriyle uğraşmanın tehlikeli olduğuna ilişkin bir fetva veriyor. Rasathaneyi yıktırıyorlar. Osmanlı bilim tarihi de acıklıdır. Ortaçağ İslam’ını da izlememiş. Oysa 9-12. yüzyıllarda Abbasi döneminde Bağdat’ta kurulan Beyt-ül Hikma adlı büyük çeviri kurumunda antik yapıtlar Arapça’ya çevrilmiş; çoğu İranlı olan Müslüman bilim adamları tarafından yorumlanmış; sonra da yeni özgün çalışmalara temel olmuşlardır. Matematiği, fiziği, tıbbı ve felsefesiyle İslam kültüründe bir Rönesans yaratılmış. Bu yaptılar Avrupa’da Arapçadan yeniden Latince’ye çevrilmiş Rönesans ve sonrasında etkili olmuşlar. İslamın en büyük filozofu ve doktoru kabul edilen İbni Sina’nın tıp ansiklopedisi 16 yüzyılda İtalya’da 22 kez basılmış. Türkiye’de İbni Sina’nın tıp ansiklopedisi ancak 19. yüzyılda çevrilmiş. Felsefesini izleyen de olmamış. Avrupa’da ilk üniversiteler 13. yüzyılda kurulmuştu. Bizimkine 20. yüzyılda zor başladık. Avrupa’da korunan tarihi kentlerle karşılaştırınca Türkiye’de koruma olmadığını söylemek gerekir. Bu tablo Osmanlı’nın bilimselliğine paralel.

Savunmasız bir toplumduk. Bu olguların etkileşimini anlarsanız, halkın kültürünün bazı özelliklerini de anlarsınız. Bunun üzerine sadece çevre koruma olgusunu değil, başka şeyler de inşa etmekte zorlanıyoruz. Bir kenti ya da yöreyi diğerlerinden farklı kılan özellikler şimdi kalmadı. İzmir’le, Diyarbakır arasında fark yok. Ümraniye ya da Sivas. 
Bizim dönemimizde lisede divan şiirini ezberlerdik. Akif ya da Fikret’i anlardık. Şimdi bir lise mezunundan Tevfik Fikret’den bir mısra okutmak olanaksızdır. Oysa Tevfik Fikret 20. yüzyılda yaşamış bizim en büyük şairlerimizdendir. Eski dokular, eski edebiyat gibi, yok oldular.

Sonra bu ham ve ilkel ortama araba, otoyol, elektrik, su geldi. Radyo ve televizyon geldi. Giyim kuşam, moda filan derken, kentlerde İngilizce eğitim yapıp gönüllü sömürgecilik oynamaya kadar uzandık. Tarih bilinçsiz bir tüketim toplumuna eski kent dokuları dayanamazdı. Aslında hiçbir şey dayanamadı. 

İstanbul’un nüfusu Yunanistan’dan Bulgaristan’dan Macaristan, İsveç, Norveç, Danimarka ve Hollanda’dan fazla. Kişi başı 250 metrekare yer var İstanbul da; Yunanistan da 12 hektar düşüyor kişi başına. Dünyada da böyle. Almanya’nın nüfusu bizden fazla ama Berlin’in nüfusu 3,5 milyon. Kent diye bilinen şey onun için bitti. Yaşamamıza giren eşyaların sayısı çok fazla. Örneğin alışveriş bakkaldan yapılırdı, diyelim 3-4 tür peynir. Süpermarkette 50 çeşit peynir var. Falan peyniri alacağım diye önceden karar vermek kolay değil. Toplumun karşısına çıkan olgu ve eşyaların sayısı bizim kültürün hakkından geleceği boyutta değil. 

Planlama bitti çünkü veri toplayamıyoruz. Plan demek sayılarla ifade edilmiş ekonomik, fiziksel, demografik veriler demek. Ama politik nedenlerle istatistiklerle oynanır, ve her şey spekülasyona dayanırsa plan yapacak bilimsel taban oluşturulamaz. 
1970 den sonra da Boğaz içi için koruma planı yapıldı. 1 yıl içinde planın değişmesi için Belediye meclisine yüzlerce yeni öneri geldi. Benim o dönemde, hem de belediyenin isteği üzerine yaptığım plandaki koruma alanlarında bugün %1 eski yapı bulma olanağı yok. Türkiye’de Tarihi Çevre Koruma diye bir şeyin adı var, kendisi kalmadı. Bu ancak kendi geçmişini bilen , onu seven ve saygı duyan ve kentinde oturan bir kentlinin varlığına bağlıdır. Türkiye’de halk büyük kentler göç etti. Öyle bir kent halkı henüz oluşmadı. Halkta olmayan bilinç hükümette neden olsun? Sistem temsili demokrasi değil mi? 

Belediyeler çok katlı binaların arasına bir gökdelene kolayca izin veriyorlar. Boş tepeleri kulelerle dolduruyorlar. İstanbul açık bir plansızlık ve spekülasyon pazarıdır. Bunun eşini uygar diye bildiğiniz hiç bir Avrupa ülkesinde bulamazsınız. Lagos’da olabilir. Türkiye’de bu davranışlarıyla uygarlık numarası alıyor.

Üniversiteyi bitirdiğim zaman Türkiye’nin nüfusu 20 milyondu. Şimdi 25 milyona yakın öğrenci var. Sorun toplum kültürümüzün bu hıza dayanamaması, bunun sonuçlarını algılayamaması ve ona ayak uyduramamasından kaynaklanıyor. Teknolojik sele kapılmış gidiyoruz. 

Tarihi ve kültürel mirası koruma bağlamında Türkiye Sanatından sadece iki büyük anıtın UNESCO’nun listesine girdiğini görüyoruz. Bunların bu statülerini kazanmalarına yardımcı olduğumu düşünerek seviniyorum. Ama Divriği gibi dünyada eşi olmayan bir yontu başyapıtını hala gerekli koruma koşullarına kavuşturamadığımız için de çok acı duyuyorum. Türkiye’de sanat ve mimari tarihinin ne halk ne de okumuşlar, hatta uzmanlar katında yerleşmemiş olması gibi bir sorunumuz var. Okuldan mezun olan kendini sanat tarihçi, koruma uzmanı, her konuda bilgili biri gibi düşünmeye başlıyor. O zaman siz elli yıllık bir uzman da olsanız, dün mezun olmuş ve tezini minyatürden yapmış bir genç, mimarlık uzmanı rolünde sizinle yarışıyor. Politikacılar için bu yeni bitme mezunlar, yeni bitme profesörlere çok olumlu bakıyorlar. Hiç bilmedikleri şeylerin uzmanı pozunda ciddi (!) fikirler beyan edip kararlar veren uzmanlarımız çoğaldı. Bu kültür ortamın halkı ve politikacıları için çok uygun uzmanlar. Fakat hiçbir geleneği olmayan tarihi çevre ve yapı koruma alanında bugün bir şeyi korumak korumamaktan daha tehlikeli oldu. 

Yeni İstanbul bir kent değil, tesadüfi bir agglomeradır. Termitler de benzer kentler inşa ediyorlar. Kuşkusuz yüzlerce kez daha sağlıklı ve işlevsel. İstanbul bir kent çerçevesine sıkıştırılmış bir ülkedir. Eskiden Büyükşehir diye komik bir kavram yoktu. Greater London gibi batılı adlardan çeviri. Fakat tarihi İstanbul 5.000 hektarlık bir alan da 1.440 hektarlık bir Suriçi’nden oluşuyordu. Etrafında da köyler vardı. Şimdi 450.000 hektarlık bir ülkeye Büyükşehir diyorlar. Ama Türkiye’de 1.000 hektarlık iyi planlanmış bir kent yok. 

1.440 hektarlık bir kentin tarihi üzerinde istediğiniz kadar soyut, bütüncül kuramlar üretebilirsiniz. Hele kenti insanlarından başlayarak anlatmaya çalışırsanız çok güzel gözlemler de yapabilirsiniz. Ama maddi araçtan, yapıdan, yoldan başlayan bunu yapamazsınız. Kaldı ki bugünkü İstanbul gibi bir metropolis içinde maddi verileri saptamanın olanaksız olduğunu daha önce vurguladım. 

Harvard’lı bir psikoloji profesörü olan Steven Pinter ‘Doğanın İyi Melekleri’ adlı kitabında insanların genetik yapısından başlayan bir savaş makinesi olduklarını, fakat tarihte insanların sevgiye, ahlaka, sempatiye dayalı kurallar da koyduklarını, şiddet ve işkenceye karşı koyarak bugün daha yaşanabilir bir ideale utandıklarını anlatır. Bu uygarlık dediğimiz şey. Bunun en iyi uygulandığı yer Avrupa ise, insanların birbirlerine ve yaşama karşı gösterdikleri saygının paralelinde insanın yarattığı artifaktlara, çevreye sanata karşı gösterdikleri saygı da gelişiyor. Eğer İtalyanlar Floransa’yı korurken biz Bursa’yı korumuyorsak bunu geri kalmış bir uygarlık gösterisi olarak değerlendirmek doğru olur. Doğanın iyilik meleklerinin daha çok yardımına gereksinimiz var.