Feed Forward

KP38
Yılmaz ZENGER

Altmışların birinci yarısında Londra’da gırtlağıma kadar sinema ve fotoğrafa batmış olsam da mimariye de ilgisiz kalamadım. Nitekim çok farklı bir kurgusu olan bir mimari büroyu ziyaret ettiğimde, projelerin çizim aşamasını rasyonelize etmek adına ilginç bir arşiv yapılanması gördüm. Projelerin yaratıcı mimarlarca tamamlanıp taşındığı noktadan uygulama projelerine dönüştürecek, mimar olmaları gerekmeyen, çizim kadrosu için oluşturulmuş, firmanın en ince ayrıntılarına kadar önceden netleştirip, her ölçekte çizimlerini aydinger parçalarına aktardığı kullanımı tartışmasız zorunlu çizimlerin çok etkin biçimda adreslendiği bir arşiv yapılanması. Projeleri çini mürekkebiyle aydingerlere çizdiğimiz bu yıllarda aydingerin yarı şeffaflığı ozalit çekimi için gerekli olduğu kadar üstüste yerleştirmelere de fırsat yaratırdı. Bu firma ise, bilgisayar çizimlerinde bugün kullanılan ayrı layer’ları üstüste yerleştirircesine, çizimin bileşenlerini üstüste yerleştirip, pozlaması abartılı ozalit çekimiyle tek aydinger yerine fazla sayıda aydingerlerden birlikte çekim yapıyorlardı. Kısaca çizimciler, çizmekten çok yerleştirme hizmeti vermekteydi.

Londra’da ayrıca Modular Society adlı bir kuruluşla tanıştım. Bilindiği gibi bir inch 2.54 cm. 5 cm olarak yuvarladıkları 2 inch, modüler yapının 1 modülü olmuş. Amaç mimariden mobilyadan beyaz eşyadan çatal bıçağa kadar her tasarım nesnesini bu modüler yapıya taşıyıp hem uyumluluklarını arttırmak hem de tasarım sürecini boyutlar bakımından kademeli kılmaktı. Çok sonraları yaşamımıza giren ve analog saatlerin zamanı süreklik içinde aktarmasına karşın saniyede bir atlayan dijital saatlere - ki yokuşu bisikletle asfalttan ya da merdivenlerden inmeye benzetilir - benzer mantıklı bir öngörü idi.

Bu iki örnekte de gelecekte yakalanacak fırsatlar üzerinden, eminim farkında bile olmadan gelecekten bir besleme "yapmaktaydılar. Gelecekte elde edeceklerimizin değerinin, elimizdekileri kaybetme olasılığıyla sınanması gerekir. Bu olasılığı sınama adına Cep telefonsuz ya da bilgisayarsız kalmayı hayal etmeye çalışalım. Bir workshop yaptım, adı No Computer idi. Bir günlüğüne oluşu eğlenceliydi. Sürekli olsaydı, katılanlar yine de eğlenebilirmiydi, hiç sanmıyorum.


Altmışların ikinci yarısında Amerikan Kültür Ateşesiyle dostluğum Amerikada kuruluşu gerçekleşmiş olan Futurist Society’den haberdar olmamı ve o zamanlar resmen olanaksız olmasına karşın, üye imişcesine dergileri edinmemin yanı sıra etkinliklerini de izlememi sağladı. Bu benim okul sıralarında başlayan gelecek merakıma bilimsel bir zemini yapılandırdı. Bu ilişkiden en önemli kazanımım, geleceğe odaklanmanın yöntemlerinin farkına varıp, olacaklara, daha olmadan hazırlanmak ve de engellemek ya da desteklemek fırsatı yakalayabilmemdir. Gelecek Nasıl Gelecek başlıklı konferanslarım, geleceğin malzeme ve proseslerine ayırdığım ders saatlerimde bu deneyimlerimi paylaşageldim. Ders kitabı yazmamla ilgili baskılara direnmemin nedeni de bu deneyimlerimin öğretisidir. Geleceğin görünen yüzünde yaşam süreleri bilinçli olarak kısaltılmış ürünlerin sürekli beslenen çöplüğü var. Geleceği bu ürünler üzerinden tanımlamaya şartlandırıldık. Arkaplanda ise dönüşümün büyük formu saklı kalıyor ki geleceğin gerçek geri dönüşümü oradan gelecek. Bu nedenle geleceğin malzeme ve üretim yöntemlerini alışıldık bir ders kitabı yerine, 2050 sonrası yaşam olanakları dibe vurmuş gezegenimizde geçen,1999 yılında başlayıp hâlâ bitirebilmekten çok uzak olduğum şimdilik adı Kadınkent olan romanım, 21. Yüzyılın ilk çeyreğinde mimarlık ve tasarım bağlamında malzeme ve proseslerle ilgili ulaşılmış, ulaşılması kesinleşmiş ya da çok büyük olasılıkla ulaşılması beklenen oluşumların ipuçlarını içerecek bir roman formatınnın içine bir kent inşa sürecinin teknik ayrıntılarını yerleştirerek 50 yıl ötenin üzerinden 25 yıllık bir gelecek projeksiyonuyla, mimarlık ve tasarımın bugününü bu perspektifte tartışmaya açacak, tam anlamıyla bilimsel tanımına uygun bir feed forward atağı olacaktı.

Çok heyecan verici bir projeydi ve bu heyecanın yüksek dozu bu projenin bir şemsiye proje olması, pekçok disiplinlerle paralellik içinde kurgulanması ve de ciddi bir bütçeye sahip olması gerektireceğini bilmeme karşın bu şartlar oluşmadan –Orhan Bursalı aracılığıyla ve de başka kanallardan bu birlikteliği oluşturma çabalarımın sonuç vermediği halde-, fazla süregitmiyeceği gerçeğine gözlerimi kapayıp, altmışa yakın sayfada giriş manifestosunun ve o günlere nasıl gelindiğinin özetinin ardından kaçınılmaz olarak tıkanıp kaldım. Bilgi, kendimizi yargılama ve kontrol irademiz olduğu sürece bizi sonuca taşıyabilir söylemime karşın, bu eylemi sürdürmem, bilim adamlığıma yakışmasa da, çok eğlendiğim kendimi aşırı mutlu ettiğim bir süreç yaşattı ve bana, hem talep gören hem de çok sevdiğim bir rölyef pano kazandırdı (görsel2). Bitmemiş olmasına karşın sergilerde yer aldı, Eskişehir Üniversitesi’nde dersime konu oldu. Kısaca yarım kalmış bu kitap üzerinden pekçok ortamda gelecek konuşuldu, tartışıldı, söyleşilere konu oldu.

Geleceği konuştukça günümüz berraklaşır sözüm, ilerden beslenmenin önemi kadar vazgeçilmezliğini de ortaya koyuyor.

Hemen tümü teknolojik sıçralamalara atfen, 21. yüzyıla pekçok farklı adlar verilegeldi. Benim inancım ise, en geçerli en kalıcı ve en ahlaki tanımın sürdürebilirlik ve kendi kendine yeterlilik yüzyılı olacağı, en azından olması gerekeceğidir. Bu yüzyıl başlarken, gezegenin geleceğinin taşıdığı riskler üstü örtülemez boyutlara ve gündemin en önlerine öylesine taşındı ki teknolojik gelişmelerin kozmetik ve geçici gündemlerine karşın, arka planda, ağırlıklı olarak ekoloji başlığı altında giderek kurumlaşıyor ve entellektüel cephesini genişletiyor. Gelecek Nasıl Gelecek başlıklı konferanslarım ve derslerimde yaşam biçimimle ilgili olması ve kendine yeterlilikle parelel koşması nedeniyle de öncelikle üretimin geleceğini anlata durdum. Sözünü ettiğim parelellik, custom made taleplerini, ileri seviyelerde karşılamanın, giderek kitlesel üretimin yerini alalabilme beklentileri, bu arada gereksinmelerimizi olabildiğince kendimizin karşılayabileceği umudunu pompalayan ve bugün çok yeni birşeymiş gibi ünlenip dile düşen 3D Print, kendi gereksinmelerimizi özel taleplerimize uygun kendimizce üretebilmenin yarı hayal yarı gerçek dedikodularıdır.

Başlangıçta lazer sintering diye adlandırılan bugün 3D Print diye ünlenip dile düşen, başlangıcı 10 yılı aşkın bu üretim yönteminin, tereddütsüz olarak geleceğin temel üretim yöntemi olarak selamlamamız gerekiyor.

Yetmişlerde tornalarda kesici ucun, çok basit bir data girişiyle, ileri geri sağa sola hareketinin programlanmasıyla başlıyan dijital kontrollü üretimin gelişmesi sonucu, seksenlerin ortasında stereolithography denilen yöntemle başlayan üretim yönteminde, malzeme olarak, ışın ısısıyla polimerize olan bir likit -ki yaygın olarak epoxy-acrylate - ve ışın olarak lazer kullanıldı. Bilgisayarın nümerik kontrolü altında hereket eden bir ayna, lazer üreticiden gelen ışına, hareketleriyle likit tankının yüzeyini taratarak, her seferinde, milimetrenin yaklaşık yüzdebiri kalınlığında likide gömülen platformun üzerinde, bu kalınlıkta sertleşmiş katmanlarla, başka hiçbir teknolojiyle üretilemiyecek karmaşık biçimler bu hassasiyetle ve de bu likidin içinde üretmiş oluyor.

Başka bir yöntem de likidin yerini polypropylene emdirilmiş kağıtları, çeşitli termoplastik levhalar kullandı. Lazer sintering denen yöntem ise daha sonra, metal dolgulu polymer pudraları kullandı.

Ardından oldukça farklı kurgulanmış bir yöntem kullanıma girdi. 3 eksenli CNC’lerin - Computer Numeric Control - mantığına benzeyen, ancak kafa hareketinin kesiciliği yerine, ancak bir önceki katmana yapışabilecek kadar ısıtılarak yumuşamış olarak kafayı terkeden termoplastik ipliklerle, bir formu ipliklerin kalınlığındaki hassasiyetle ördüğü, erimiş malzeme birikimi - fused material deposition- üretim yöntemi, önce rapid prototyping, ardından dönüp dolaşıp 3 boyutlu baskı – 3D print- adıyla gündeme oturdu.

Bu gelişmelerle ürün satın almanın; yerini, ürün datalarını satın almaya bırakacağı, bu dataların müdaheleye açıklığıyla da kişiselleştirme üzerinden tasarımın da karanlık uç noktalara taşınacağı inancındayım.

Sonuç olarak; tasarlamak ve tasarladığını üretmek, profesyonelce hazırlanmış modellere müdahelede de kalsa herkesin yapmaya cesaret edebileceği bir eyleme dönüşebilecek. Bu da günümüz popülist sanatının, çağdaş sanatın başına açtıklarına benzer sorunları, tasarım alanında da oluşturabilecek. Photoshop benzeri programların, gelişmiş dijital baskıların, resmi; CNC’lerin su jetlerinin, heykel taşıdığı içeriksizlik olasılığını, tasarıma da taşıyabilecek. Kişiye özel tasarım macerası sanatsal eylemlerden çok farklı olarak, çoğunlukla kullanıma girecek profesyonel süzgeçten geçmemiş enstrümanlar, ölüme bile neden olabilecek kusurlar içerebilir.

Unutmamak gerekir ki gelecekte önümüze en aşılması zor duvarları iklimsel dönüşümler örecektir. Bu geleceğe dönük olasılıklardan geri beslenenerek, tasarımı, giderek de mimarlığı, zorunluluk kazanacak bu katmanlarda da bugünden sorgulamaya alışmak zorundayız. Gelecek, sadece teknolojilerin değil, etik değerlerin, kültürlerin, ilişkilendirmelerin, yaşam biçimlerinin ve yaşam değerlerinin değişimiyle de gelecek. ■
www.webterra.com.ua/razrabotka-internet-magazina/

https://yarema.ua

yarema.ua