Geleceğin Kentleri, Kentlerin Geleceği

Yılmaz ZENGER

Kent, bir topluma, kamuya aidiyetin alanı. “Nerelisin?” sorusunun cevabı en yaygın haliyle bir kent adıdır. Kendini bir yere ait hissetmenin arka planında kentlinin ortak eğilimlerinin mi, kent dokusunun özgün yapısını farketmenin mi etkin olduğu, kentin bireylerinin kültürel düzeyiyle ilişkili.Kent dokusunun benzeşenlerinin farkında olunabilir, özgün ayrıntılar okunabilir ve onların üzerinden sahiplenme yapılanabilirse, kentlinin, kentliliğe sahip çıkması yerine kente sahip çıkması olasılığı, dolayısıyla sürdürülebilirlik umudu doğar. İstanbul cami, kubbeleri minareleriyle, New York gökdelenleriyle, Paris Eyfel’le tanımlanabilir ama algılanamaz, sadece görülürler. Ünlü çağdaş İspanyol yazar Juan Goytisolo, kısa birkaç ziyaretin ardından uzunca bir süre İstanbul’da yaşama fırsatı yakaladığında, kentin gerçekliğini farkeder ve İstanbul için “Plembisist Kent” tanımlaması yapar. Orta Çağ’da tekrar kullanılabilmek için, yüzeyindeki yazılar kazınsa da eski yazılardan belli belirsiz izler kalmış parşömendir anlamı. Bu kentin özüne dönük bir farkındalıktır. Sürdürebilirlik tartışmaları hiç de yeni değil. Geçen yüzyılın ilk yarısında, yeni bir dünyayı biçimlendirmede kenti makine ile Frank Lloyd Wright’ın organizmayla özdeşleştirme karşıtlığı, Le Corbusier’nin Chandigarh’ı, Costa ve Niemeyer’in Brazil’i bir bina inşa edercesine bir kerede bir kent inşa etmenin iki ünlü örneğidir. Başka bir karşıtlık da, Futurist Society yayınlarında da çokça yer alan bir ikilem de yıllar önce Jetgiller adıyla seyrettiğimiz çizgi filmde karikatürize edilene benzer, dikey kentli bir gelecek öngörüleri ve ulaşımı olabildiğince bisikletlerle çözmüş kendi beslenmesini evinin serasından sağlayan tek ailelik iki ya da üç katlı ev sıralarıyla biçimlenen yatay kent öngörüleriyle kent bağlamında sürdürülebilirlik kendine yeterlilik koşuluna bağlandı. Yetmişlerin ikinci yarısına doğru dünyada pek çok yayına da konu olan, kendine yeten biojenik kent ya da sirküler metabolizmalı, çöplerden başlayarak tüm çıktılarının tekrar girdiye dönüşebileceği umudunu yeşerten kentler konuşuldu, tartışıldı. Seksenlerin ilk yarısında gezegenin geleceğiyle ilgili korkular güçlendiğinde, beliren yeni bir yaklaşıma, Princeton Üniversitesi’nde yüksek enerji fizikçisi Gerart O’neile’in üzerinde çok tartışılan “The High Frontier” adlı kitabı önemli bir kaynak. İnsan yerleşimlerinin geleceğini irdeleyen tutarlı ve ayrıntılı bir çalışma bu. Bu tür çalışmaların sayıları giderek çoğalınca, bilim adamlarından önce yazarlar -bilimkurgu yazarları- Tsiolkovsky ve Arthur Clark gibi romancılar uydu istasyonlarındaki yaşamı konu edindiler. Sonuçta bilim çevreleri de dünyanın çevresinde uzay yerleşmelerini tartışmaya başladı. Bu gelişmeler, ciddi toplumsal ve ekonomik nedenlere dayandırıldı. Kent yaşamının gereksinmelerinden öte beklentilerinin hızla büyümesi, çevreyi yoğun biçimde kirleten endüstriler, tehlikeli atıkları üretmemek yerine onlardan, uzay boşluğuna emdirerek kurtulmaya bağladılar umutlarını. Teknolojik gelişmelerin ortaya koyduğu gereksinmeler, yeni üretim ortamlarının, -yeni metal alaşımları için örneğin- uzayın sıfır yer çekimli atmosfer koşullarında kurulması hayalleri yarattı. Uzay yerleşmelerinin, dünyanın yüksek yörüngesi denilen yörüngede “lagrange noktaları” diye adlandırılan beş noktada kurulabileceği konusunda pekçok yazar ve bilim adamı anlaşıyordu. Bu noktalar dünyanın, ayın ve güneşin yer çekimi etkilerinin dengelendiği –ya da birbirlerini yok ettikleri beş özel noktadır. Lagrange noktalarındaki yerleşimlerle ilgili radikal feministlerin, homoseksüellerin, aşırı dincilerin kendi kolonilerini kurup, bağımsız yaşamları gibi kent fantezileri üretildi. Avrupa Uzay Ajansı, Milli Uzay Akademisi, Uzay Çalışmaları Milli Merkezi gibi kuruluşların ve Architecture Cree mimarlık dergisinin destekledigi Archepolis Uzay Kenti Proje Yarışması yapıldı. Bilimkurgu yazarlarının projeleri sergilendi. Süper güçlerin yönetimlerinin, uzayı geçerek başka gezegenlere ulaşma hedeflerini, Isaac Asimov’un ‘gezegen şövenizmi’ diye değerlendirdiğini anımsıyorum. 

21’inci yüzyılın başına geldiğimizde, gündemi sürdürülebilirlik bağlamında kendi kendine yetebilirlik çabaları yerine, küresel ekonomik krizlerin yanısıra küresel iklimsel değişim korkuları oluşturmaya başladı. Yakıtları nedeniyle arabalar, küresel ısınmanın baş sorumlusu sayılıyor. Daha doğrusu kapitalist sistemin onu rayından çıkarmış olması.

Biliyoruz ki bugün ülke politikaları tümüyle kapitalist sistemin kontrolünde ve yüzyılımızın kapitalizmi de ağırlıklı olarak araba ve petrol sermayesinin güdümünde. Kirli finans yapısı ancak şimdi hafifçe deşifre oldu. 

Petrole alternatif olabilecek hidrojeni 40 yıldan fazladır, gündeme oturtmanın savaşını veren bilim adamı Stanford Ovshinsky, “insanlık tarihi kullanılan malzemelere göre dönemlere ayrılır” diyerek; Bronz Çağı, Demir Çağı, Silikon Çağı’nın ardından sürdürülebilirlikten kendine yetebilirliğe en çok bel bağlanabilecek malzeme olacak Hidrojen Çağı’nın yaklaşmakta olduğunu söylüyor. 

Ovshinsky ve eşi İris, 70’lerin petrol krizinden önce, petrol kullanımının yan etkileri ve iklim değişikliklerine dikkat çekmek ve sosyal problemleri çözmek için yaratıcı bilimlerden yararlanmayı amaçlayan ECD’yi kurdu. Çalışmaları pek çok yeni teknolojiyi destekledi. Elli yıl önce Ovshinsky’nin iddiaları henüz kağıt üzerinde iken, bugün yeni kullanım alanları yaratılabilecek bir çizgiye gelindi.

Ovshinsky diyor ki; “Büyük ideolojileri unutun. Daha iyi bir geleceği politikacıların sağlamayacağı bir gerçek. Bunu ancak, değer yaratabilen bilim ve teknoloji, malzeme temelindeki gelişmelerle sağlayabilecek. Hidrojen enerjisi en basit tanımıyla; güneşten, rüzgardan ya da başka kaynaklardan elde edilen enerjileri kullanarak, suyu, yani H2O’yu, oksijen ve hidrojene ayırıp depolamak, enerjiyi kullanma zamanı geldiğinde de oksijen ve hidrojenin tekrar birleşmesi sonucu, enerjiyi ortaya çıkarmak ve atık olarak da tekrar su elde etmektir.” 

Kısacası sözü edilen, girdisi de çıktısı da su olan bir döngüdür. Enerjide en önemli sorun olan, enerjiyi saklama zorluklarının bu yolla aşılması yolunda çarpıcı bir açılım olarak selamlandı haklı olarak. Alternatif üretim yöntemleri de oluşmakta gecikmedi. Örneğin California Berkley Üniversitesi Milli Yenilenebilir Enerji Laboratuarı’nın, Algae -bir tür deniz yosunu- ile belli şartlar altında hidrojen üretebildiği biliniyor. Yapay fotosentez (1) yöntemi de enerji üretimi için ciddi bir umut kapısı. 

Hidrojen böylece, doğrudan ya da elektriğe dönüşerek kullanılabilen, Opec gibi kartellerin eline düşmeden, bizi, herkesin, her yerde kendi başına üretebileceği noktaya doğru yaklaştırıyor. Hidrojenin yanı sıra yenilenebilir diğer enerji üretim yöntemlerinin verimliliklerinde de önemli artışlar yaşanıyor. 

Küresel enerji tüketiminin dağılımına bakalım... Sanayi, enerjinin sadece yüzde 10’unu kullanıyor. Yüzde 75’i ise farklı biçim ve yoğunluklarda, konutlarda tüketiliyor. Görülen o ki sürdürülebilirliğin düğümü de konutlarda, kısaca kent dokularında çözülecek. Araçların tükettiği enerji ise toplam enerji üretiminin yüzde 15’inden fazla değil. Buna karşın kentleşmedeki baskın etkinliği onu, çağdaş kentler için temel sorun, tarihi kentler için de temel tehdit olarak mercek altına almamızı gerektiriyor.

Bir tasarımcı olarak ilgimi konutlarla sınırlamam gerekirken, araçlarla ilgili gelişmelere kısaca değinmek zorunluluğunu duyuyorum. Otomobil endüstrisinin doğum yeri olan Fransa, Hürriyet Anıtı’nı NY’a yerleştirdikten 7 yıl sonra, 1900’de, yani Henry Ford’tan önce, arabayı Amerika’ya taşıyor. Bu dönemde arabaların üçte biri benzinle çalışıyor, üçte biri buharla ve kalanı da elekrikle, örneğin Ford’un eşi elektrikli bir araba kullanıyor. Ford elektrikli arabaları seri üretmeye kalktığında önü kesiliyor. Ford’un ekonomik arabası karşısına, tüketimi pompalayan, statü sembolü arabaları koyarak topluma benimsettirmeye başlıyorlar. Anlamı Fransızcada geçit olan Detroit, bir Fransız asker olan Antoine Cadillac tarafından kuruluyor. Louis Chevrolet ise Fransız İsviçreli bir araba sürücüsü. Henry Ford’un T model arabası, başlangıçta esnek yakıt sistemiyle, hem benzinle hem etanol ile çalışmakta. Ve inanılması güç ama yakıt verimi günümüz arabalarından daha iyi. Bugün geldiğimiz noktada nikel-metal hibrit piller, katı hidrojen saklama sistemleri ve akülerinin adı pek ortalarda duyulmasa da kenarda köşede pek çok uygulaması oluşmakta. Kartellerin dolaylı engellemelerine karşın hidrojen, Toyata’nın prius, hibrit (melez) modellerinde kullanımda. Honda ve diğer firmaların da benzer modeller üretmesi bekleniyor. Tabii politik dirençler kırılabilirse... 

Amerikan halkı, petrol üreten bir ülke olmalarına karşın bio dizel, etanol, kullanılmış kızartma yağları gibi alternatif yakıtları kullanmakta çok arzulu. Sonuçta petrol ve araba, Amerikalının rüyasını inşa ediyor ve ardından dünyanın en büyük iki ekonomisini oluşturuyor. Araba ve de hemen bütün savaşların anası olan petrol... Ve arabalar, tekerlekli kapitalizm adını hak ediyorlar. 

Alternatif yakıtlı araba araştırmalarına gelince, temiz enerjili araba masalıyla dünya kırk yıldır uyutuldu. GM, 5 yılda yaptığı 1 milyar dolar harcamasını reklam edip duruyor, sıradan araştırmacılarla sürdürülmüş bu göstermelik sürecin bedeli, firmanın sadece 2 günlük cirosu. Kısaca Amerikan firmaları hala benzinden yana. Hatta dizelden bile uzak durmakta ve de alternatif yakıtlı araçlarda ağırdan almaktalar. Endüstrideki süreci ürün çeşitlenmesinden çok verimliliğe ve proses yenilenmesine dayandırıyorlar.

 Küresel iklimsel krize gelince, birkaç yıl önce Al Gore’un ön sözüyle 590 sayfalık bir kitap yayınlandı; A user’s guide for the 21st century (21’inci yüzyılın kullanım kılavuzu). Yeni bin yılda dünyanın nasıl değişmekte olduğunu görmemiz, günlük yaşamı ve yaşam biçimini dünyamızın kaderini etkileme adına sorgulamamız gereğini dile getiriyor. 

Kendi kendine yeterlilik, sürdürülebilirlik çağımızın başat amacı olmak zorunda. Dünyada sayısız örnekleri uygulanmış sıfır enerjili evler, sayıları hızla artan ekolojik ürünler, malzeme ve de enerjiyle ilişkilendirilmiş tasarımlar da yoğun biçimde gündeme gelmeli. Özellikle enerjiyle ilgili hedeflere ulaşılmasını sağlayacak enstrümanların tasarım ve üretimi yaygınlaşmak zorunda. Bunun gibi sıralanacak pek çok bilgi var. 

Kentle ilgili projelere harcadığım yılların bana öğrettiği şu ki ekolojik yaftasının bol bol tüketildiği dünyamızda sürdürülebilirliğin artık kendi kendine yeterlilikle yolunu ayıran ve gezegenimizin kötü sona doğru gidişini hızlandıran temel etkenin, kentlerle ilgili temel kararlar olduğu ve sürdürülebilirlik adına öncelikle bu kararların sorgulanmasınınm zorunlu olduğudur.
 Yılmaz ZENGER
солнцезащитные очки киев

https://www.showroom-kiev.com.ua

showroom-kiev.com.ua