Incredible India Gezi Notları

KP47
Mehpare EVRENOL
© Mehpare Evrenol

Minakshi, Madurai
Şiva ile karısının evlilik törenlerinin olduğu Madurai’deki Meenakshi Tapınağı’ndaki rölyefler bizi kendimizden alıp götüren konulardan bir tanesiydi. Devasa bir tapınağın her yanı en parlak renklerle, binlerce figürle önce heykel ve rölyefle bezenmiş. Yani “kitsch” kavramının tavan yaptığı bir yer. Oradaki tapınma şekilleri de çok enteresandı. Her gece aynı saatte temsili olarak eşinin yanına giden Şiva’yı kutlayarak bunu bir ayine hatta hacca dönüştüren bir toplumdan bahsediyoruz.

Başlangıç...

© KP

Hindistan deyince herkesin hayali hep Yeni Delhi civarı, Moğol İmparatorluğu’nun ünlü eserleri, Tac Mahal... Bu yolculuk Güney Hindistan ile aslında Hindistan’ın kalbine doğru gittiğimi hissettiğim bir yolculuktu. Mumbai’den başlaması da bence çok anlamlı oldu. Bildiğimiz adıyla Bombay, İngilizler’in verdiği isimden Hindu tanrılarına adanmış bir tanımlama ile Mumbai’ye dönüşmüş. Bağımsız Hindistan sonrasında kendi kültürüne sahip çıkma adına bu değişime selam duruyor ve eski isimleri sözlüğümden çıkarıyorum.

Mumbai’de hafızama çakılan birinci görüntü; ünlü çamaşırhanelerin olduğu bölümde halkın çok doğal ve gecekonduvari yaşamı, gündelik hayatlarıyla uzaktaki gelişmiş, yükselmiş, resmi verilere göre 12 milyonluk, resmi olmayan verilere göre 18 milyonluk şehrin kontrastı... Birbirini müthiş bir dinamikle etkileyişi... Bunu bir iki fotoğraf karesi gibi zihnimin zapt ettiğini hatırlıyorum.

Başka coğrafyalarda ön planda olan futbol yerine bu coğrafyada krikete verilen değeri, parklarda her yaş grubundan kriket oynayan Hintlileri görmek şaşırtıcı ve aynı derecede ironik. Kendi kültürlerine ne kadar sahip çıksalar da her noktada İngiliz kültürünün bir etkisi olmuş. Bunun izlerini görmek mümkün ama Hindistan’ı terk ettikleri noktada - Gate of India - durmak çok güzel bir histi. Orada bir de çok canlı bir Hindu kalabalığı vardı. Kültürlerinde çok önemli olan evlilik töreni çerçevesinde bulunduğumuz yerde evlilerin gezdiği faytonlar ve evliliğe adım atmak üzere olan çiftlerin bolca bulunduğu bir alandı. Mesela Kuzey Hindistan’da bunu bu kadar anlamamıştım ama evlilik çok önemli Hindu gelenekleri çerçevesinde ve illa aşık oldukları biri değil, ailelerin doğru buldukları biriyle evleniliyor çünkü buna ailelerin evlenmesi deniyor. İki kişinin evlenmesinden bahseden yok. Gazeteleri, sayfalarca evlilik ilanıyla dolu ve sınıfı yani kastı, durumu, ailelerin uyumu, eğitimleri, gelenekleri ve görenekleri birbirine denk kişileri arıyorlar. Bunları bilgisayarlarla örtüştürüyorlar ve en doğruyu bulduklarında artık o kişiler birbirlerini şeklen veya ruhen beğendiler mi bunu sorgu sual eden yok. O evlilik gerçekleşiyor.

Beni gezdiren, doğaya biat eden ve “Her şey doğadandır.” diyen bir guru havasındaki rehberin, iş evliliğe geldiğinde nasıl kesinlikle kendi tarzlarına ve alışkanlıklarına dönüp “Doğrusu budur. İstediğini sevebilir önemi yok; ama evleneceği kişi ailelerin karar verdiği kişidir.” kafasında oluşu da beni çok etkileyen bir ayrı konu oldu.


Gate of India, Mumbai

Hindistan Kapısı, Kral V. George ve Kraliçe Mary'nin 1913 yılındaki ziyaretini onurlandırmak için yapılmış bir zafer takı. İronik bir şekilde 1948 yılında İngilizler Hindistan’ı terk ederken de geldikleri yeri yani bu liman noktasını kullanmışlar. Bağımlı ve bağımsız Hindistan’ı ironik bir şekilde aynı anıt simgeliyor.


İkinci görüntü Gate of India. Hindistan Kapısı, İngilizlerin koskoca güzelim kıtayı yüzyıllarca sömürdükten sonra terk edip gittikleri noktada bulunmak ve Hintlilerin zaferini hissetmek için en doğru yer.

Kast...

Kast sistemi bugün hala devam ediyor. Ticari hayatlarında endüstride veya politikada kast yok. Dokunulmazlardan biri başkan olabilmiş ama dönüp baktığınızda sosyetenin more ve aile söz konusuysa kast devam ediyor. Hatta deniz aşırı ülkelerde yaşayan Hintlilerde de devam ediyor.

Hiçbir surette kast değişmiyor. O kastta doğuyor ve o kastta ölüyor insanlar. Kastlar toplumun çalışan sınıflarını, sosyal yaşam şeklini belirliyor. En üstte Brahmanlar, idareciler, tüccarlar, işçiler ve işe yaramaz ortalık temizleyiciler gibi… Fakat zaman değiştiğinde şu olmuş: En alt kasttaki kişi de Oxford’a gidebilmiş ya da kendi üniversitelerine. Bunların önünü hep İngilizler açmış, eğitilmişler ve bunlar neticede başkan olmaya kadar gitmişler ama bu onların kastını değiştirmiyor. Yine bir sosyal alana girdiklerinde hangi kasta mensuplarsa orada yer alıyorlar.

Hinduizm...
Şiva...


Hindistan’da bir türlü anlayıp içselleştiremediğim bir konu bu. Bir taraftan tebessüm eden, mutlu, cezalandırıcı olmayan tanrılarıyla biçimlendirdikleri bir düşün dünyaları var. Mesela Şiva yıkıcı-yapıcı tanrı. Yıkım, yeniden yapmak için gerçekleşiyor. Diğer tanrıların içinde en popüler, en çok sevilen tanrı. Her yıkıntının ardından küllerden doğan bir yaradılışla kutsanmış ortaya çıkış. Demek ki, bu en kıymetli konu diye kabul edilmiş. Onun için yüzlerce tanrının arasında Şiva önemli. Bir diğer konu Şiva’nın cinsiyeti. Erkek olmakla beraber kadınsı cinsiyeti de var. Kadını ve erkeği içeriyor ve en önemlisi hep ödül var, ceza yok. Bu da insanların mutlu olmasını kolaylaştıran başka bir öge. Cezalandırılmaktan ürkmeyen, hep geleceğe ümitle bakan ve hatta ölümden sonrasına ümitle bakan bir ırkın çocuklarıyla beraberdik.

Ceza yok ve cehennem de yok. Böyle bir konu da yok veya denk gelmedik. Sonradan kötü bir yaratık olarak dünyaya gelme ihtimali var sadece. Nirvana’ya erdikten sonra da zaten dönüş yok. Artık büyük ruhla bütünleşmiş oluyorlar. Ben bütün Hindistan boyunca insanların yüzünde huzur ve ümit gördüm. İnsanların politik yaklaşımlarında da, günü yaşadıkları tarzda da hep ümit vardı. “Hindistan’dan en çok ne ile döndün?” diye sorarsanız, insanların gözündeki ümidin ve o yükselişin etkisini yanıma aldığımı söyleyebilirim.


© KP

Mekânsal hedeflerimizin en önemlilerinden biri Ajanta Mağaraları’ydı. Bu olağanüstü mağara yontuları ve yüzyıllara sâri bir şekilde dekore edilmiş bunca tapınak hakikaten çok etkileyiciydi. Hiç bulmayı beklemediğim ve bir mimar olarak beni bulunduğum yere çakan konu ise Rönesans’ta Avrupa’da ortaya çıkan perspektif kuralları, resmin giderek perspektife ve üç boyuta oturması konusunun, çok önceden burada zaten var olduğunu görmemdi.

Rönesans’tan önce Avrupa resminde ifade de yok. Rönesans’tan sonra Leonardo’larla Rafaello’larla geliyor. Halbuki burada iki bin yıl önce tebessüm eden Buda var ortalıkta yahut da kızgın, hiddetli, üzgün ama yüz ifadeleri var ve aynı zamanda vücutları da çok güzel işlenmiş. Tabii Batı dünyasını da bunları daha önce yapmadı diye görmezlikten gelemeyiz. Koskoca bir Yunan heykel kültürü var. Buradaki heykeller Yunan heykellerinden önde değil ama burada da perspektif içeren resimler, fresklerle karşılaşıyoruz.

Ajanta...
Perspektif...


© KP Ajanta Caves, Aurangabad

Ajanta mağaraları
Duvar resimleri ve kabartmalarıyla ünlü Ajanta mağaraları M.Ö. 200 – M.S. 600 yılları arasında yapılmış ve 29 farklı kaya bloğu oyularak oluşturulmuş. Çaitya (yalnızca tapınma yeri) ve Vihara (içinde yaşanılan manastırlar) olarak iki tür mağara bulunur. Buda’nın yaşamını betimleyen duvar resimleri ve freskler Budist inancı sanatının başyapıtları olarak kabul ediliyor.

Şehir... Doğa...


© Mehpare Evrenol, Mumbai




Hindistan’dan Sonra…

“Sınırlarımı daha özgür bırakayım.” dedim kesinlikle. Çok daha gergin tanımlı ve kendi doğrularımıza sıkışmış yaşadığımızı ve tercihler kullandığımızı hissettim. Bunu her seferinde doğaya çok yakın yaşayan bölgelere gittiğimde hissediyorum. Mesela Afrika’da da bunu hissetmek mümkün. İnsanların formları ve renkleri çok daha serbest, gözüne gönlüne geldiği gibi kullandığı, doğrularına gireceğim diye kendine eziyet etmediği bir durum var, bu düşündürdü beni. Bir de aslında mimarlıktan ziyade benim insani yönümü tetikleyen bir gözlemdi. Dönüp baktığımda daha çok mimar kimliğimle dolaşırım çünkü bunu üstümden çıkarıp atamam. Mimar kimliğimi kenara bıraktığım bir geziydi çünkü sosyal yaşam, insanların durumu, karşılaştığım yaşam tarzları beni daha çok insani olan tarafıma çekti, öyle etkiledi.

Söylemek istediğim bir diğer çok önemli konu ise mimariden tam ayıramasam da bütün bir ömür yanımda gezdirdiğim sanat tarihi ve sanat tanımları dağarcığıma müthiş bir etki yapmasıydı bu gezinin. Batı’nın kendini beğenmişliğinin boşluğunu hissettiğim ve olağanüstü sanatlarını iliklerime kadar titreyerek gördüğüm ve izlediğim bir medeniyeti bu yaşta görmüş ve tanımış olmaktan ancak utanç duyuyorum. Bunu çok önceden kitaplarda orada burada değil, gidip, vakit ayırıp, yaşayıp çoktan içselleştirmeliydim diye düşünüyorum. Sapla samanın bir arada olması da ayrı bir konu. O sapla samanı ayırmak için devamlı büyük gayret sarf ettim. Müthiş “kitsch” ve tahammül edilmez bir yorumla, çok zarif sanat sürekli yan yana. Gözünüz ve ruhunuz bunu ayırt etmek için debeleniyor. ■
У нашей организации популярный интернет-сайт с информацией про Лечение в Германии.
Нашел в интернете популярный блог с информацией про Лечение рака кишечника подробнее
Узнайте про важный веб портал про направление Лечение рака легких в Германии на сайте