Konsept Özel - Cengiz BEKTAŞ

KP41
KP
© Filmprocenter® 

1- Sayın Cengiz Bektaş, yoğun ve verimli bir mimarlık serüvenine sahip olan başarılı bir mimarsınız. Mimarlık yaşamınıza nasıl başladığınızı, ofisinizi nasıl kurduğunuzu ve bugünlere getirdiğinizi sizden dinleyebilir miyiz?

Lisedeyken takma adım “mimar”dı. Kimi etkinliklerimden dolayı “Mimar Cengiz” olarak tanınırdım. Okul yaşamımda girişken bir insandım. Lise 1’den başlayarak İstanbul’da yalnız okudum. Babam çocukları arasında “miras” paylaşımını erken yapmıştı. Günün birinde aramızda tartışma çıkmasın istiyordu besbelli. Ben babamdan, dayımdan, annemden gelen “miras”ları reddettim çünkü alnımın teri olmalıydı. Beş erkek üç kız kardeştik. Babamdan yalnız liseyi okutmasını istedim. Param kesilmesin diye hep “iftihar”la geçtim. Anlaşmamıza göre eğer “iftihar”la geçmezsem babamdan para gelmezdi. Yeni kuşak beni dinazor diye adlandırabilir bu yaklaşımım nedeniyle. Pek de haksız sayılmazlar.

Okuldayken “kooperatif“ başkanıydım. Arkadaşlarıma ucuza ders kitaplarını sağladım; oradan artan ile maddi durumu iyi olmayan arkadaşlarıma karşılıksız kitap aldım. Birçok etkinlik ve çalışma içindeydim. Mimarlık eğitimim bitmeden de bazı işler yapmaya başlamıştım.

Genellikle şöyle sorular sorulur: Ailenizde mimar var mı? Ailenizde sanatçı var mı? Mimar veya sanatçı olmak için mutlaka ailede konuyla ilgili birisi olması gerekmiş gibi. Ben lisedeyken bir kurum vardı başvuran kişiye 1000 soru sorarlardı. Yanıtlarınızı yorumlar sizin hangi dalda başarılı olacağınızı söylerlerdi. Ben de başvurdum. “Ya diplomat olacaksınız ya da mimar, biz sizin yerinizde olsak mimarlığı yeğleriz.” demişlerdi. Çünkü iyi resim yapıyordum. Hocam ünlü bir ressamdı. Koca Ali Rıza’nın öğrencisiydi. Lisedeki resim hocam da Ahmet Hakkı Anlı idi. Fransızlar kendi ressamları arasında sayarlar onu. Daha sonra Fransa’da yaşadı. Bir bankanın yarışması için benden yardım etmemi istemişti. Yarışmada yaptığı resim üçüncü olmuştu. Ben de bir öğrenci nasıl yardımcı olabilirse o ölçüde katılmıştım bu resmin yapımına.

Almanya’da öğrenimimden sonra profesörümle çalışırken ODTÜ’den öğretim görevlisi olarak çağrıldım. Bir üniversiteden öğretim görevlisi olarak çağrıldım. Oraya gittiğim zaman birdenbire ingilizce ders vereceğim ortaya çıktı. Orada durdum çünkü dil ve düşünce koşuttur. Başka bir dilde düşünürken başka dilde yazamazsınız. Sonuçta öğrenciler sıkışınca Türkçe konuşuyorlar. Kısacası kendimizi aldatıyoruz. Benim ingilizcem de sokak ingilizcesiydi ders verecek düzeyde değildi; bu nedenle oradan ayrıldım.

O dönemde, rektör Kemal Kurdaş “Biz üniversiteyi taşıyamıyoruz. Mimarlık İşliğinin başına geçer misiniz?” dedi. 9 ay “inşaat“ işleri bölümünün mimarlık bürosunun başındaydım. Üniversitenin taşınmasında etkin oldum. Emre Arolat’ın annesi Şaziment Arolat ve Oral Vural ile çalıştık. İkisi de calışkan ve becerikli insanlardı.

Hayatta en sevdiğim insanlardan biri olan Oral Vural’la beraber serbest çalışmayı seçtik. Bir işlik açtık. O gün bu gündür özel işliğimde çalışıyorum. Oral ile 1969’dan biraz önce ayrıldık. O da ayrı bir işlik kurdu. Yarışmalara girdim ama sonra o da bana ters gelmeye başladı ama başlangıçta zorunluyduk çünkü başka türlü geçinemiyorduk. Girdiğimiz hiç bir yarışmadan da hemen hemen boş çıkmadık. Yarışmaya girmeyeceğim diye kendime söz verdim. Bu da yaklaşık 25 yarışmada ödül aldıktan sonra oldu. 1969’dan sonra bir daha yarışmaya girmedim. Gene o yıldan sonra yapım denetimi almadan hiç bir tasarım işini almadım.

2- Başarılı bir mimarlık kariyerini destekleyecek eğitim süreci nasıl olmalı?

Bizim çağımızda resim ile mimarlığı çok ilişkili görürlerdi. Oysa mimarlıkta temel üç boyutlu düşünebilmektir. Resim iki boyutludur. Bizi mimarlık giriş sınavında “resim” sınavına almışlardı. Bir ara resim sınavını kaldırdılar ama sonra kimi okullarda yine konuldu diye biliyorum. Asıl önemli olan üç boyutlu bir eğitim yapılması. Bugüne dek staj için bana gelen öğrenci sayısı 1000’in üzerindedir. Önce üç boyutlu düşünmeyi öğretmeye çalışırım. İki yıl perspektif dersi alıyorlar ama iki yılın sonunda çok basit bir tabureyi bile çizemiyorlar. Okulda öğretilen de o işi yapmak için öğretilen iş değil. Bir sürü kurallar belirlemişler ama çocuklar perspektif çizemiyor.

Rektör sayın Arman İnci’nin dileği üzerine Trakya Üniveristesi’ne “Halk Yapı Sanatı” dersi verdim ve o çocuklara sorunca öğrendim 2 yıl perpesktif dersi aldıklarını. Bir tabure koydum çizmeleri için ama kimse çizemedi. Tabure dediğim de bir ara moda olan inşaat demirinden bir prizmaydı. Bir dikdörtgen ya da kare prizmayı çizemediler.

Öğrencilere öğrenmek isteyip istemediklerini sordum. “Çok kısa sürede öğreteceğim.” dedim. Kısa sürede de öğrendiler gerçekten. Söylediğimi anlayanın yanına anlamayanı oturttum; durmadan yer değiştirerek kısa sürede öğrendiler. Çoçukların öğrenme sorunu yok ama öncelikle üç boyutluluk kavramını yaratmak gerek. Bu maketlerin asıl amacı üç boyutlu düşünmeyi öğretmekti oysa. Benimle çalışmaya gelen önce abece yazar. Çünkü yazı bir oran konusudur. Sonra perspektif desen çizer dışarıda. İç perspektif, dış perspektif çiziminden sonra “maket“ yapar. Bunları yaparken ayrımında değildir bir şeyler öğrendiğinin ama sonradan anlar.

Üç boyutlu düşünmeyi sağlayan başka yollar da olabilir. Çamur örneğin... Elleriyle birşeyler yapabilirler. Almanya’da daha önce inşaatlarda çalışanlara mimarlıkta öncelik tanırlar. Almanya’da mimar olmaya karar veren bir Alman öğrenci 4 ay çalıştı benimle ve Mimarlık 3. ve hatta 4. Sınıf öğrencilerinden çok daha iyi işler yaptı. Çünkü mimar olmaya karar verince gitmiş inşaatta çalışmış. İnşaatta çalışınca tuğlayı tuğla üzerine koymayı biliyor. Bugün Türkiye’de temelde tuğla çizenler var. Temelde olmayacak tek birşey varsa o da tuğladır.

Eskiden Teknik Üniversite’de de bu yapılırdı. Biz akademideyken Muhlis Türkmen, Sedad Eldem’in yardımcısıydı. Muhlis abi bizi yardıma çağırdığında sınıf atlamış gibi olurduk. “Demek ki çizgimizi beğeniyor.” derdik. Hocalarımız gerçekten mimarlık yapan insanlardı. Örneğin Muhlis abi Osmanbey’deki Garanti Bankası’nı tasarımlamıştı. Yapım sırasında çizimin aynen uygulanıp uygulanmadığını denetlemek için gidip bakıyordu. Bu hem mimarinin yapım aşamasının doğru ilerlemesi hem de bizim gelişimimiz, öğrenmemiz için önemliydi.

Avrupa’da okulu bitirdiğinizde kendinize mimar diyemezsiniz; derseniz polis gelir kapınıza. Okulu bitireceksiniz; yapmayı bilen birinin yanında çalışacaksınız; sonra onunla birlikte yaptığınız işler mimarlar odasına gidecek; mimarlar odası da onaylarsa üye olarak alır. O zaman size ‚mimar’ denilir. Amerika’da okul bitirse de, mimarlar odasının sınavlarını başaramadığı için yaşamı boyunca bir imza atamayan mimarlar var. Suriye’de bu süreç 17 yıl; Japonya’da 10 yıl kadar.

Şimdi mezun olur olmaz gökdelen yapabilirsiniz ama ancak kopya çekerek hiç birşey anlamadan. Böyle yapılarla dolu çevremiz. Mimarisi bitmeden “betonarmesi” bitiyor. 4 yıla indirdiler eğitim. Olası değil bana göre. Bologna ölçütü diye birşey çıkardılar. 2013’de Mimarlık Kurultayı’nın başkanıydım. Orada da bunları tartıştık... Bologna ölçütleri 2. sınıf mimar yetiştirmenin ölçütleridir. Bunu kimse yadsıyamaz. İşte bu yüzden Avrupalı mimarın çizdiğini buradaki mimarın yasaya göre “imza”laması biçiminde çalışanlar var.

Ancak İstanbul’daki kimi yapıları kendilerininmiş gibi gösteren mimarlar var ki bunlar bana göre çok büyük ayıp.

3- Tasarım yaklaşımınız tasarım felsefiniz ve tasarım sürecinizden söz eder misiniz?

Önce konuyu iyice tanımalısınız. Örneğin otistik çocuklar için çalışacaksanız ciddi ciddi bu işi bilen birinden ders almak gerek. O dünya ile tanışmak, okumak gerek.

Denizli’de otistik çocuklar için bir okul yapıyorum. Bu konudaki üçüncü tasarımım ama yeniden okuyorum. Ben ilk tasarımımı yaparken otistik çocuk nedir çok kimse bilmiyordu. Böyle doğmuş, ona yardım edilemez, aile onu çekmek durumunda diye bakılıyordu. Oysa otistik çocuk gerekli eğitimi alırsa anne-babadan sonra da kendi kendine yetebilir. Topluma göre, ebeveynleri öldüğünde çocuk yaşamını sürdüremiyor. Şimdi bir sürü otistik okulu var. AB’den çocuk başına para yardımı veriliyormuş. Otistik çocuklar için okulları, bu alanda çalışmış ya da çocukları otistik olanlar kuruyorlar. Yurt içinde, bu kurumları gezdim. Toplum içinde var olabilme yetisinin öteki insanlar arasında var olabilmesi çizgisine dek geliştirilmesi önemli... Örneğin yaptığımız tasarımda “koridor”, “koridor” gibi değil sokak gibi. Sokak kapıları, pencereleri, satış yerleri, işlikleri buna göre. Ağa Han Ödülü alan “Olbia Sosyal Özeği”nin yapı izlencesini ben yaptım. O günlerde rektör yardımcısı olan Prof. Mustafa Akaydın’ın yardımlarıyla gerçekleşti.

Otistik çocuklar için projeyi devletin izlencesiyle yapıyoruz ama sonra danışmanlarla başlıyoruz tartışmaya. Böylece yavaş yavaş gelişmeye başlıyor tasarım. Bu da tasarım süreci için olmazsa olmaz bir durum. Ne denli başarılı olduğunuz tartışılır elbette. Kimi bilgiler yol gösterici oluyor. Örneğin; suyu çok seviyorlar. Kendi yansımalarını görmek istemiyorlar. Bu ortamda yere kadar cam yapmanız doğru değil. Kendilerini camdan atma riskiyle karşılaşıyorsunuz. Bu bilgilerle kapı ve pencereyi önceden çiziyorum. Kendinizi kullanıcının yerine koymaya başladığınızda tasarım, oylumlar düşlerinize girmeye de başlıyor; düşünüzde bile yapının içinde dolaşıyorsunuz. Derken, yapım yöntemi başlıyor. Yurt dışında çizilip burada yapılan projeler bence doğru mimarlık değil.

Türk Dil Kurumu (TDK) yapısını yaparken teker teker 55 çalışanıyla konuştuk. Hem ne istediklerini hem de bu çalışmanın nesinden yakındıklarını. 6 metre aralıkla 2 yapı yaparsam 6 metre ötede devamlı bir duvara (pencereli ya da penceresiz) bakacaklardı. Bu doğrudan doğruya tasarımı etkiliyor. İstenen neyse, ne sorunları varsa ona göre bir inanç birliği içinde çözüyorsunuz. Kendinizi binayı kullanacak kişilerin yerine koyamıyorsanız başarılı olamazsınız. Abime bile ev yaparken 10 gün onunla yaşadım. Abim “Beni tanımıyor musun?” dediğinde “Şimdi evli ve çocuklusun, bu yeni yaşamını bilmiyorum.” dedim. Ev bittiğinde bir gün abim bana, evinde kendini Denizli’de duyumsadığını söylediğinde bu benim sevincim, başarım oldu.

Ben Almanya’da sınavla üst sınıfa geçtim. Eğitimden sonra da 2 yıl kadar da çok sevdiğim iki mimarla çalıştım onların ortak bir tasarımında. Biri matematik ustasıydı, diğeri de sanatçıydı.

Münih’de 1/1 detay çizen mimarların oranı belki %2’ydi. Mimarlık bir bütündür. Amerika’da ürünleri katalogdan seçerseniz %50 daha düşük maliyette olur. Kendiniz çizerseniz bırakın daha pahalı olmayı, üretecek adam bulamazsınız. Ben de katalogdan seçtim Amerika’da ev yaparken. Uygulamayı piyasa belirliyor. Bir tasarım mimarı vardır bir de inşaatı yöneten vardır ki o projeyi neredeyse baştan çizer ve mimara sorar. Proje mimarının onayından sonra yapıma başlanır.

Amerikalı mimarların Türkiye’de çalışma izni yok. Türk bir mimarla ortak olmak zorunda. Bütün onayları Türk mimar üzerinden almak durumundalar.

Yapım denetimi yetkisi olmadan 1969’dan beri hiç bir tasarım işi almıyorum. Sözleşme yapmamıza karşın yapım aşamasında tasarım değişikliği oluyor. Mimarlık bir bütündür. Bir değişiklik yapılacaksa mimar yapmalıdır. Mimara sorulmadan en küçük bir değişiklik yapılamaz. Örneğin ahşap pencere yapılması gerekirken “plastik” pencere yapılması mimarinin bütünlüğünü, havasını bozar.

“Mimari tek bir bütün.” dedim ya... Çizimi yapıyorum uygulamayı yapmıyorum demek uygulamayı bilmemekten kaynaklanabilir. Ben bugün de 1/1 çiziyorum. İşini seven mimar “sistem” ayrıntılarını kendi düşünür.

© Filmprocenter®

4- Başarılı mimari tasarımlarının olmazsa olmazı nedir?

“Empati”, coğrafyaya, doğaya uyum... Kitabımın adı da bu yüzden Doğaya Uyumlu Mimarlık. Bizim mimarlığımız temelde doğaya uyumludur. Yarın susuz kaldıgımızda ne yapacaksınız? Yaptıgımız tasarımda bütün çatı sularını bir sarnıca bağlıyoruz; bahçe sulamasında kullanıyoruz; yapının giderlerini azaltmaya çalışıyoruz. Ben en tutumsal yolda çalışmak zorundayım.

Deprem bölgesinde betonarme iskelet yapıp içini tuğla ile dolduruyoruz. Sallandığı zaman duvarlar çatlıyor. 1976 Denizli depreminde o çatlaklara “azrailin çarpısı” diyorduk. Deprem bölgesinde yaşamış biri olarak çok açıkça söyleyebilirim. Depremde bizim eski yapılarımız bizi ölümden korur. Sokağa çıktığınızda kafanıza kiremit düşer ölürsünüz. Yapım yöntemini ona göre seçmek gerekir. Örneğin Denizli’de aradaki duvarları pencere camı gibi yaptım. Ahşap ögelerle iki yandan 2’şer santim pay bırakarak. Depremde sallandığında betonarme iskelet duvara zarar vermiyordu. Örneğin 150 yıl önce Denizli evinde tavanı duvarlar arasında 5 santim boşluk bırakarak çatı makasına asmışlardı. Tavan sallanıyor ama duvarlara çarpmıyordu. Döşemeyi de kayar yapmışlardı. Bundan 150 yıl önce depreme uygun yapı yapmayı başarmışlardı. Yapı, önemli bir “tarihi eser”di. Yerine apartman dikebilmek için yaktılar.

5- Konuşmalarınızda geçmişte yapılmış uygulamalar ve geleneksel mimariden örnekler veriyorsunuz. Özellikle iklimlendirme-havalandırma konusunda özel yöntemler sözkonusu. Bunlardan söz eder misiniz?

Çoğu eski yapımızın altında kuyu ya da sarnıç vardır. Nur-u Osmaniye’yi en sonunda çözebildiler. Kimi medreseleri onarırken, bilmedikleri için ortasındaki kuyuyu kapatmışlar, yapı çatlamaya başlamış. Bana sorduklarında, kuyuyu açmalarını, çalışır duruma getirmelerini söyledim. Bütün temel suları orada toplanıyor. Yapının sağlığını sağlıyor.

Oylumlar için de hava nasıl değişir nereden girer? Karşılıklı iki pencere açarsınız en az 4-5 derece fark eder dışarıya göre. Sarmaşık en iyi yalıtım önlemidir. Çatıyı bahçe olarak kullanmak da bir başka çözümdür.

Konutlar kuzeye bakmayacak, mimarlık bunu gerektiriyor. Oturma odası gündoğusuna bakacak, yatak odası doğuya bakacak, ıslak oylumlar (yıkanma yeri, mutfak) batıya bakacak. Çok para kazanmak için her katta 4 daire yaparsanız olmaz ama 3 daireye düşürürseniz hepsi birden doğru yönlendirilmiş olabilir.

6- Bugünün yaşam alanları, eğilimler üzerine ne düşünüyorsunuz?

Bugün yapılan yapıların sıkıntısı gelecekte çekilecek. Gökdelende konut olmaz. İnsan yerden ne denli koparsa insanlıktan da o denli kopar. Gökdelende konut anamalcılığın dayatmasıdır.

Nüfus artışını neden gösteriyorlar, işlerine öyle geldiği için. Ben 5 katlı bir binada öyle bir sistem yaparım ki aynı sayıda insan orada yaşayabilir ama elbette daha az para kazanırım. Örneğin Bursa’daki tarihsel doku içine 30 katlı TOKİ yapıları, Kadıköy’de yapılan kentsel dönüşüm bir kıya(cinayet)dır. 4 katlı yapılar yıkılıp 19 katlı yapılar yapılıyor. Oradaki yaşama biçimindeki değişikliği düşünebiliyor musunuz?

Ben de Mersin’de 52 katlı gökdeleni yaptım. Yapıldığında Avrupa’nın en yüksek betonarme yapısıydı. Mersin tıkanmıştı ve orada bir çekim alanı yaratmak gerekiyordu. Bir kent tasarımı sorunu vardı. Mimarlıktan önce kentsel sorundu. Daha sonra da gökdelen yapmadım. Gökdelende herşey olur ama konut olmaz. Gökdelende otel, işyeri, otopark bile olur... Sonuçta gidip bir gece kalacaksınız. İş yeri olursa %25 daha az yapım gideri olur hem de %50 verimlilik artar. Örneğin; Chicago’da kentin ortasında tüm gökdelenler ya işyeridir ya da otoparktır. Chicago’nun konut bölgesi 1-2 katlı yapılardır genellikle. Banliyöde bahçeli evlerde otururlar ve kent özeğinde çalışırlar.

7- Yeni gereç ve gelişen yapım yöntemleri üzerine neler söylemek istersiniz?

12 bin yıldır kerpiç kullanıyoruz. Bir takım özellikleri var. Ağaç olmayan yerde kullanıyoruz. Demek ki yokluktan. En ufak bir biçimde havayı kirletmiyor. “Radyasyon” yok, taşınım gideri yok. Benzin de kullanmıyorsunuz. Kerpiç %8 ile 12 arasında nem sağlıyor. Bilinenin tersine o nemde börtü böcek oluşmuyor. İç ortamı yazın serin, kışın sıcak oluyor. Daha da önemlisi sigara içseniz nikotini emiyor, havayı temizliyor. Herhalde içindeki samandan ve diğer malzemelerinin hepsinin bir rolü var. Tamamen kilden yaparsanız olmaz. Yeni bir gereç; bu nitelikleri aşmalı, beni zehirlememeli, ben onu sürdürebilmeliyim. Durmadan söyledikleri sürdürülebilirlik değil, gerçek sürdürülebilirlik budur.

Afrodisias Müzesi’ni yaparken seramik üreticisine çamuru o toprağın bulunduğu yerden almalarını, içine hiç boya katmamalarını söyledim. 10 yıl sonra da onarım için o topraktan kullanabileyim. Ahşap zehirsizken boyadığınızda zehirli duruma geliyor. Eskiden keresteler Romanya’dan gelirdi. Benim yaklaşık 150 yıl önce yapılmış evimin döşemeleri Romanya kerestesidir. Bugün de ben kendi ağacımı kesmemek için dışardan gereç alabilirim. Örneğin Japonya’da bir proje vardı onaylatamadık. Dediler ki ahşabı dışardan getirirseniz bu tasarıma ancak onay veririz. Japonlara ağaçlarını kestirtemezsiniz. Kimi satış yerleri gördüm orada. İri kaya parçaları, çakıl taşları satıyorlardı. Doğanın gereci o ölçüde az.

Benim ülkemin coğrafyasına uygun, iklimine, tutumsallığına uygun herşeye açık olmak gerek. Beni şaşırtan bir gereç yok. Çünkü o tür gereçlerle ilişkilerimiz yok. PVC’ye yangında bir metre yaklaşırsanız sizi hemen zehirler. Pencere, kapı öyle sıkı sıkıya kapanmamalı, hermetik olmamalı eğer öyle olursa havasız kalırsınız. Bizi ayakta tutan o sızdırmalardır. Doğrama çözerken de bunun bilincinde olmak gerek. Herşeyi yeniden düşünmeliyiz.

8- Cumhuriyet mimarlığına önemli yapıları kazandıran biri olarak şu an bulundugumuz yerden bir değerlendirme yapar mısınız?

TDK örneğin Cumhuriyet Mimarlığının en önemli 20 binasından biri olarak belirlendi mimarlarca. Çalışanlar odalarından çıkınca birbirlerini görür. Medresedeki avlu gibi birbirlerini yüreklendirmek açısından bu çok önemlidir. Geleneğin neresinden yararlanacağımızı bilmemiz gerekir. “Adalet Sarayı”nın yüzüne büyük bir “Taş Kapısı” yapınca Selçuklu mu oluyor? İlişkisi olmayan biçimsel kopyalamalarla mimarlık yaptıklarını sanıyorlar. Bugün yapıldığı gibi Abdülhamit çağında da dışarıdan gelen kitaplardan, dergilerden kopya edilirdi. Bugün de böyle yapmıyor muyuz? Bütün kentlerimizin mimarlığını, kent tasarımını bozuyoruz. Mimarlık farklı bir olay bir bütündür.

Örneğin biraz önce birisi geldi. Bir tasarım önerdi. “Kusura bakmayın, ben öyle projeler yapmıyorum.” deyince şaşırdı. Ben insanların mutlu olmayacağı yapılar yapamıyorum. Turgut Cansever’in dediği gibi yaptıklarımdan çok yapmadıklarımla övünebilmek kimi kez daha önemli.

9- Yarışmalar üzerine düşünceleriniz nedir?

Bilgisayarlar çok güzel resimler yapıyor. Acaba güzel resimler mi sunuluyor yoksa cözümlenmiş yapı mı? Örneğin bir yarışmada ödül veriyoruz. Ben tek kaldım. Herkes aynı kişiye oy verdi. Yarışma sonrası çocuğu çektim “Ayrı ayrı yerlerden perspektif yapılmış ve ilk etapta ayırt edilmiyor ama planla cephesi uymuyor.” dedim. “Evet” dedi sonra benimle çalışmak için başvurdu. Çünkü yetiştikçe anlıyor ki başka değer yargıları için yetiştiriliyor. Yetiştirilmiyor daha doğrusu öyle yetiştirilmesine göz yumuluyor. Yeni jenerasyondan çizgisini beğendiğim kişiler elbette var. Kendi çıraklarım içinde de var.

Köy Enstitüleri için yarışma yapıldı her bir Köy Enstitüsü için. Yarışmaya katılmak için tek bir koşul vardı: O yörede 6 ay oturmak. Orayı tanımama sorunu baştan çözülmüş oluyordu. Almanya’da da Bavyera’da bir yarışma yapılıyorsa yalnızca Bavyeralı mimarlar katılabilirlerdi. Başka mimarlar giremezdi yarışmaya.

International Mimar Sinan Prize
instituted by Mimar Sinan Fine Arts University and the Union of Mediterranean Architects within the MED 21 Programme promoted by Osservatorio del Mediterraneo of Rome, has been awarded for its 2013 edition to: Mr. CENGİZ BEKTAŞ
In consideration of the significant contribution of his work in the architectural creation in the Mediterranean.


10- Antalya Akdeniz Üniversitesi Olbia Sosyal Özeği yapınızla Ağa Han Mimarlık Ödülü kazandınız. Bu projenizden biraz söz eder misiniz?

Antalya’ya Üniversiye’ye bir konferans için çağırdılar. Konuşmamdan sonra dediler ki: “Bizim bir kimlik sorunumuz var. Üniversite olarak bir kimliğimiz yok.” Ben de dedim ki “Yalnız sizin değil hepimizin bir kimlik sorunu var.” Bütün üniversitelerimizi yerleşim yerlerinden 10-20, kimi kez daha çok km ileride yaptık. Balıkesir’de 22 km, Van’da 17 km, Malatya’da 12 km uzaklıkta. Burada yetişecek insanlar geleceğin toplumunu kuracaklar ama kendi toplumlarını tanımıyorlar.

Öğrenciler dik açılı bir durumdaki tasarı içinde bir yere giderken zikzaklar çiziyorlardı. Tasarı yere, coğrafyaya uygun değildi. Öncelikle doğaya uygun bir yol yapmak gerekliydi. Yere eğrisel neredeyse köşegen gibi bir yol çizdim. “Bakın!” dedim. “Bu tasarlayabileceğim çözüm. Bu yol coğrafya eğrilerine uyacak. Üniversite kapısından giren kimse yürüyerek gidebilecek. Bütün fakülteler ilişki kurabilecek.” Üç gün boyunca lastik ayakkabılarla alanda dolaştım. Benim asıl amacım bu yolun nasıl oluşturulacağı ve nasıl görünüşler değiştirerek oylumlar arasında akıcılık yaratacağı oldu.

Böyle bir oylumda insanlar kendilerini nasıl rahat hissedecekler? Alıştıkları gereç ve alıştıkları oylum akışı gerekliydi. Alıştıkları gereç deyince tüm duvarcıları, yapıcıları eski Antalya evlerine götürdüm. Zemini kazınca travetenler çıkıyordu. O travetenlerle duvarları yaptık. Böylece ne taşı atmak için ne de dışarıdan taş getirmek için para harcadık. Bir kuruş alınmadı dışarıdan, üniversite kendi yağıyla kavruldu. Bu çok önemli bir nokta. Kaynakları doğru kullanmaya çocuklarımız alışmalı; tıpkı musluğu kapatmayı, elektrik düğmesini kapatmayı öğrenmek gibi alışmalılar.

Bütün tavanlar ahşap, 3 metre boyunda. Ama 7 metre 8 metre açıklık var; ona göre makas olmalıydı. Bildiğimiz eski tür makası ters çevirip yaptım. Altında durduğunuz zaman bir geminin altını denizin dibinden izler gibi oluyorsunuz. Herkes de bu duygusunu dile getirdi.

Sedir ağacının anavatanı Lübnan değil Antalya’dır. Torosların içinde 2200 yıllık ağaç var. Bu yüzden gemi teknolojisinde devrim yapmışlar. Eskiden tekneler yığma “masif kalaslarla” yapılırken Antalyalılar önce iskeleti yapmışlar. Üzeri incecik tahta ile kaplanmış. Böylece daha yeğni, bu yüzden de daha hızlı gemiler yapmışlar. Antalyalılar geçmişte çok önemli denizcilerdir.

Ağa Han Ödülü için gözlemci olarak Mısırlı bir profesör geldi. Yapı üzerine bildirim yazacaktı. Sabah oylum içine bıraktım onu. Akşam buluştuğumuzda bana “Ben hiç bir yapının içinde 12 saat kalmadım. Burada hala kalmak istiyorum.” dedi. Bunu bir de öğrencilerde düşünün. Burada arkadaşıyla buluşuyor, eğleniyor, sosyalleşiyor. Türbanından önce onun çoşkusunu düşünmelisiniz. İzlencemizde öyle yerler vardı ki birlikte birşey üretiyorlardı. Bir çocuk geldi omzuma dokundu ve bana “Bu oylumlar yaşamım boyunca beni izleyecek.” dedi. Bir mimar olarak bundan büyük mutluluk olur mu? Öğrencilerin başarı yüzdesi (bir araştırmaya göre) %25 arttı. Üniversite birçok birincilikler aldı.

Ağa Han Ödülü aldığım için bana en küçük bir iş gelmedi çok da ilgilendirmiyordu ama ödül parası iyi bir zamanda geldi ve borçlarımı ödedim. Ayrıca bu yıl, Uluslararası Mimar Sinan Ödülü’nün ilki bana verildi. Bizde ödüller pek de etkili değil.

Olbia Sosyal Özeği, Antalya

11- Mimari alanında bilgilerinizi, deneyimlerinizi aktardığınız kitaplarınız var. Geleneksel mimarlığın bugüne yansıması hakkında ne düşünüyorsunuz?

95 kitabım var. Yaklaşık üçte ikisi mimarlık alanında. Gelenek gelmek eyleminden geliyor. Bu güne dek gelmemişse gelenek olamaz. Fatih’in şalvarı benim geleneğim değil. Bu çağa dek gelmiş olan gelenek. Sizin geleneğe eklenebilmeniz için çağdaş olmanız gerekiyor. Eskiyi kopya etmek gelememiş olmak demektir. 150 yıllık bir yapıyı aynen yaparsam bir milim ilerlememişim demektir.

Bir gün bir televizyon yeni yapılan camiler üzerine ne düşündüğümü sordu. “Sözlerimi değiştirmeden yayınlayacaksanız düşüncemi söylerim.” dedim. Onlar da söz verdi, sonra da öylece yayınladılar. Demiştim ki “Şimdi Mimar Sinan uyansa, yeni cami yapılarına baksa ve 400 yıl öncesinden bir milim ilerlememişsiniz diye bir Osmanlı tokadı aşk etse haksız mı?” Bu yapılanlar Mimar Sinan’ı hiç anlamadıklarını gösteriyor. Anlamadığınız, bilmediğiniz için kopya çekersiniz.

© Filmprocenter®

12- Başta İstanbul olmak üzere pek çok şehrimizde sürmekte olan kentsel dönüşüm projeleri için görüşleriniz neler? Kentsel dönüşümün doğrusu nasıl yapılmalı?

Bu konunun tümüyle rant odaklı olduğunu düşünüyorum. Kendilerine arsa yaratıp kısa zamanda çok para kazanmak istiyorlar. Kadıköy’de 4 katlı binalar yıkılıyor yerlerine 13-18 katlı yapılar yapılıyor. Gelecekte gömüt taşları arasında dolaşan bireyler olacağız. Aynı parsel üzerine iki kat daha fazla yapmak için yıkıyorlar. Çünkü daha büyük “emsal” alıyorlar.

Anadolu’da çok kötü yapılar yaptık. Bir yabancı devlet gelip ülkemizi ele geçirse bu denli yapamazlardı. İnsanı hiç düşünmeden yalnız para için yapıyorlar. Mimarları da kullanıyorlar...

Kentsel dönüşümün iyisi elbette yapılabilir. Öncelikle o insanları yerlerinden etmemek gerekir. Nötron bombası gibi insanları göz ardı edip yapıları düşünemeyiz. Ben bir yeri tasarlarken önce insanları düşünmeliyim, yapıları değil. O insanlar yapım süresince nerede yaşayacaklar? Ne oldu Roman mahallesi? Şimdi Hacı Hüsrev diyoruz. Çingene yerine Roman diyorlar, saygı gösterisi yapıyorlar. Ne oldu o insanlar? Mahallelerine saygı göstermedik. Yaşama sevinçlerini baltaladık.

13- Son dönemde gerçekleştirdiğiniz ve varsa gerçekleştirmek istediğiniz projeler üzerine bilgi verebilir misiniz?

Toplumumuz Köy Enstitüleri’ni yok etti. Gerçekten bizi uygar ülkelerin düzeyine çıkartacak bir çağdaş tasarımdı. Bir de sanat okulları vardı. Onları da yok ettik. Yalnızca okul değil yarı zamanlı üretim-uygulama yerleri olacak bir tasarım işini bekliyorum.

14- Kendilerini geliştirmek isteyen mimarlara ve mimar adaylarına başarılı olmaları için neler önerirsiniz?

Öncelikle Anadolu’da geçmişte yapılan yapıları, sonra da günümüz yapılarını, en azından önemlilerini görmeleri gerek. Mimar Sinan boşuna Sinan olmadı. Mimar Sinan Osmanlı topraklarının üzerindeki her yapıyı biliyordu. Hangi gereci nereden alacağını çok iyi biliyor, toplumunu tanıyordu. Anadolu insanını tanısa o da başka bir insan olacak. Bu anlattıklarım bugünün gençlerine çok duygusal geliyor.

Tokat’da bir gün fotoğraf çekiyorum. Bir teyze çıktı “Aaa sen Saniye Hanım’ın oğlu değil misin?” dedi. Bana gelip “How are you?”
demedi. Alman profesörümle Orta Anadolu’da bir gezi yaptık. Bana “Senin kadar ülkesiyle, insanlarıyla barışık insan görmedim.” dedi. Kendi ülkesiyle, toplumuyla barışık olmalı insan.

15- Türkçeyi hep yeni kelimelerle kullanıyor ve yabancı kökenli kelimeler kullanmamaya gayret etmenizin gerekçelerini öğrenebilir miyiz?

Orta okulda, lisede öyle yetiştirildim. Düşünce yapımla ilgili... Dil ile düşünce koşuttur. Düşüncesi kısıtlı bir adamın dili çok gelişmiş olabilir mi? Neyi anlatacak o dille! Pek çok yerde beni mimar olarak bilmezler şair olarak bilirler. Eski TDK’nın dilekçe vermeden üyeliğe çağırdığı kişiyim. Türk Dil Kurumu ödülü de aldım.
Mimar Sinan Üniversitesi’nde ders veriyorum. “Kültürümüzün Oylumları” dersimin adı.

16- Sizi en iyi anlattığını düşündüğünüz tasarımınız hangisi?

Hepsi çocukları gibi oluyor insanın. Aralarında seçim yapmam olanaklı değil. Ama Türk Dil Kurumu yapısının sanırım azıcık ayrı yeri var.


35 yıl boyunca Kuzguncuk’a sahip çıkmaya çalıştım, sosyal dokuyu bozmamak için. Kuzguncuk’da sosyal dokuda genelde değişim yok. Yeni gelenler de buraya uymak zorunda. Örneğin lokanta açsanız ve buranın boyunu geçen fiyatlar koyarsanız iş yapmaz.

Burada sosyal doku vardı ama okumuş yazmış kişiler bu sosyal dokunun ayrımında değillerdi. Batı’da buna “centrifikasyon” mu ne diyorlar. Ona benzetmeye çalıştılar. Bunu bir üniversitede anlattım hatta İtalyanlar iki yazımı yayınladılar bunun üzerine. Ama bundan kimsenin bilgisi yok. Sadece konuttan oluşan yerlere kent diyemeyiz. Çatalhöyük’de 10 bin kişi yaşamış diyorlar ama biz oraya kent demiyoruz “yerleşim” diyoruz. Okul olacak, hamamı olacak, dinleti yeri olacak spor alanları olacak, tapınağı olacak, tiyatrosu olacak... Ancak böyle bir yerde yetişen insan insan olur. 2000 yıl önce bu topraklarda inanılmış ki insanı kent yaratır. Bütün çevresi duvarlarla çevrili “ghetto”larda insan olunabilir mi? İnsanlar komşusunu tanımıyor. Kuzguncuk’da üç sokak ötede evimi sorsaydınız sizi kapıma dek getirirlerdi. Bu bana özgü bir durum değil. Herkes birbirini tanır burada.

Nasıl korunduğuna gelince: Yalnızca fiziksel olarak düşünürseniz olmaz. Bundan önceki evim 26 metrekareydi. Burayı alan ne yapacak ki? Parsel büyüklüğü önemli olan.

Bir televizyon programında sordum: Bir gökdelende mi oturmak isterdiniz yoksa Kuzguncuk’da mı? Kimse gökdelende oturmak istemez.

Her yeri Kuzguncuk yapmaya gerek yok, her yer “kendi” olsa yeter. Örneğin Laleli, Laleli mi? Samatya, Samatya mı? İkinci Bahar dizisinden sonra anladılar insanlar Samatya’yı. Yaşadığımız yerleri cehenneme çeviriyoruz. Çünkü herşeyden para kazanma derdindeyiz. Bir gazeteci bana “Babanızdan birşey öğrendiniz mi?” diye sormuştu. “Doğal” dedim. “Çok şey öğrendim ama bir tanesi çok önemli: Hayattan tapi kalkmayı öğrendim.” ■

Kuzguncuk üzerine...
Gözlerimi Kapatsam

gözlerimi kapatsam
cenneti düşünürüm
denizliyi görürüm
haney evleri
bahçeleri bağları
elmayı narı
ak kara dut
erik
kavakları ya kavakları
ak toprak kokusu duvarın
içime çekerdim
nereden anımsadım şimdi
kapatsam gözlerimi
cenneti
denizliyi görürüm
arıkları ya arıkları
içinde çocukluğum yalnayak
kumruları duyarım
ağustosböceklerini
karınca katarları
horozları ya horozları
nereden anımsadım şimdi
gözlerinizi kapatsanız
cenneti düşünseniz
çocukluğumun denizlisini
görmediniz ki
göremezsiniz
 
Cengiz BEKTAŞ
tamada.ua

http://thailand-option.com/

Нашел в интернете популярный сайт на тематику suzuki vitara www.suzuki.niko.ua