Levent ÇIRPICI - Atilla KUZU

KP43
KP
Kolan Hastanesi Şişli, İstanbul 

1- Zoom TPU, tek konuda uzmanlaşmak üzere kurulmamış olsa da hastane projeleriyle dikkat çeken bir stüdyo. Bu alandaki çalışmalarınız ilk olarak hangi projeyle, ne zaman başladı? 

Atilla KUZU
İlk hastane projemiz 1996 yılında Sevgi Hastanesi oldu. O zamana kadar hiç hastane projesi yapmamıştık. Carousel AVM’nin mekân projesini hazırlıyorduk ve onun hemen bitişiğindeki binayı hastane olarak değerlendireceklerdi. Aynı yerde proje yapan bir mimari ofis olarak ve ilk o projeyle başladık hastane konusunda çalışmaya. Sonradan Sevgi Hastanesi Acıbadem Hastanesi’ne dönüştürüldü ki Acıbadem o zaman proje yapanın biz olduğumuzu bilmiyordu. Farklı bir mimarla ama aynı projeyi uygulayarak Acıbadem olarak açtılar. Daha sonra Acıbadem ilk proje lejantlarımızdan bizi buldu ve diğer projeleri için bizimle irtibata geçti. Bağdat Caddesi Polikliniği ile başlayıp Bursa’da 28 bin m2’lik hastaneyle devam eden süreçte onlarca Acıbadem Hastanesi yaptık. Son olarak Maslak’ta Acıbadem’in en önemli hastanesi diyebileceğimiz proje hayata geçti. Hastane deneyimimiz Acıbadem ile başladı diyebiliriz. Sonrasında Memorial, Medipol, Florence Nightingale, Avrasya Kolan Hastaneleri, yurt dışında da Irak’da hastaneler şeklinde devam etti.

Bir konuda uzmanlaşmak bizim çok da istediğimiz bir şey değildi aslında. Sürekli aynı alanda çalışmak monotonluk yaratma riski taşıyor. Bununla birlikte hastane işine yeni bir soluk getirdiğimiz için ve işverenlerin de beğenisini kazanan projeler ile sürekli hastane talepleri geldi. Başka alanlarda da çalışıyoruz elbette. Çok büyük ölçekte kamuya açık alanlar örneğin oditoryumlar da yapıyoruz. Yoğun olarak hastane ölçeği dışında işler de gelmiş olsaydı o konuya da yeni bir bakış getireceğimizi düşünüyorum.

Levent ÇIRPICI
Uzmanlık alanı seçimi veya seçilmemesi ülkemizde ekonomiyle, geçmiş ve gelecekle, aslında insanımızla ilgili. Sağlık alanında bu kadar projenin içinde olmak bizim tercihimiz değildi. Perakende sektörü, kültür kongre merkezi projelerinde de bulunduk. Bu alanlarda yoğun çalışmaya devam ediyoruz.

Bir konuda uzmanlaşmayı çok doğru bulmuyorum. Bu konuda Atilla ile aynı görüşteyiz ve tüm mimarların da böyle düşünmesi gerektiğine inanıyorum. Yurt dışında daha farklı bir durum var. Amerika’da projeye verilen değer, tahsis fazla. Zaman ve para kaybının önüne geçecek hakikaten uzmanlık gerektiren ofislere de ihtiyaç var dayanılmaz bir şekilde. Türkiye’de öyle olduğunu zannetmiyorum. Bugün camide restorasyon yapan mimar yarın köprü bile yapabilir çünkü burada olaylar, karar mekanizmaları çok farklı. Dört yılda mimar olarak mezun olan bir genç, arzın merkezinden uzaya kadar gökdelen yapabilir. Sadece diploma olsun yeter, uzmanlığa gerek yok şimdilik. İleride farklı olması muhtemeldir diye bakıyorum. Tabii yasalar, yönetmelikler Avrupa ile Amerika ile paralel şekilde olursa. O zaman yatırımcı asla zaman ve para kaybetmek istemeyecek. Bizim durumumuza dönersek; çoğu yatırımcımız yaptığımız bazı işleri beğeniyor, bazı işlerin bazı kısımlarını beğeniyor, bazılarını beğenmiyor ama çok da zaman kaybetmek istemediğinden geliyor bize. Hemen sonuca gitmek istiyor. Çok büyük projeler uzun toplantılar yapılmadan çok kısa ‘brief’ler ve algının değerlendirmesi şeklinde hızla ilerliyor.

Atilla KUZU
Aslında bildiğimiz yerden başlamış oluyoruz. Belli bir refleks, alışkanlıklar oluştu konuyla ilgili. Sağlık yoğun çalıştığımız bir alan olduğu için zorlanmıyoruz ‘brief’ kısıtlı olsa da. Yalnız acaba kendimizi tekrar etmek gibi bir dezavantajımız oluyor mu diye sorgulamayı da sürdürüyoruz.

Levent ÇIRPICI
Yine de yatırımcı profilinin projeleri çok değiştirmemize imkan vereceğini zannetmiyorum. Dünyada da bu böyle. Frank Gehry’ye bina yaptırmaya kalktığınızda yeni bir yoruma işvereni karşı çıkıyor ya da illa o Billbao’dakinin benzeri olacağını düşünüyor. Zaha Hadid’in amorf dışında bir iş yaptığını düşünebiliyor musunuz?

2- Bugüne kadar edindiğiniz tecrübeyi nasıl özetlersiniz?

Atilla KUZU
1996’dan 2005’e kadar olan dönem hastane projesiyle dolu geçmedi. 2004-2014 arası çok yoğun olarak bu konuda çalıştık. Bu dönemi de iyi bir işi nasıl çıkartabiiliriz diye sorgulayarak geçirdik. Çünkü hâlâ istikbal vadeden yeni mezun mimar hevesiyle çalışıyoruz. Referansları önemsiyoruz çünkü bir tane kötü bir referans, konuşulmayan ama arkanızdan bu iş kötü yapmışlar denmese de işlerinizin yanlış değerlendirilmesi için yeterli. Hep bir seviyeyi korumalı hatta yukarı gitmelisiniz. Yoksa yok olursunuz. Her seferinde çıtayı daha yukarıya çıkarmak durumundayız.

Levent ÇIRPICI
Türkiye’nin bugün yaptığı en büyük yanlış, projelerin büyüklükler üzerinden konuşulması. Bu mimar, bu inşaat firması şu kadar metrekare proje yaptı diye konuşuyoruz. Büyük proje yapanlar haklı, ayrıcalıklı, iyi gibi değerlendirirsek fevkalade yanlış bir şeyin içine düşeriz. Biz çok hastane projesi yaptık, en iyi biz yaparız diye bir iddiamız yok. Üstelik hastane projelerinin en az %50’si, tamamen medikal konular, teknoloji vs bir sürü unsur var. %25’inde etkili olabiliriz ancak. Tamamında etkili olduğumuzu düşünemiyoruz çünkü orada da bir takım alışılmış unsurlar var. Sessiz olun işareti yapan hemşire fotoğrafları gibi kırmaya çalışıp da beceremediğimiz şeyler var. Hâlâ bej gibi çok standart renkler gibi çevresel faktörlerle mücadele ediyoruz. Medikal know-how’a geçmeye daha yolumuz var.

Atilla KUZU
Tepki gösterilen bir konu da hastanenin 5 yıldızlı otel havasında olması. Bunu kimisi doğru buluyor kimisi doğru bulmuyor. Doğru bulmayanların içinde olduğu yanlış bence ‘hastane gibi hastane diyoruz biz’ algısı. Hastane gibi hastane demek bizim bugüne kadar alışa geldiğimiz ama aynı zamanda nefret ettiğimiz hastane algısı demek. Biz bu noktaya hastane gibi hastane yapmayarak geldik. Hastane gibi teknik hacimlerin ve bir takım zorunlulukların fazlaca yer aldığı bir kurguda sizin çok fazla kalem oynatmaya şansınız olmuyor ama oynattığımız yerlerde de, bu noktaya geldiğimiz için, demek ki doğru yaptığımız bir şey var. Ya da hastane gibi hastane kavramını yıkarak kötü bir şey yapmamışız ki bu yaklaşım talep görüyor.

Levent ÇIRPICI
Özellikle sağlık yapıları konuşuyorsak bu ağırlıklı olarak organik bir konu. Dün A hastalığının tedavisi B aletiyle artı C faktörüyle yapılırken şimdi B ve C faktörlerine gerek yok çünkü süreci kolaylaştıran teknikler çıktı. Dolayısıyla bu değişimler; süreçleri, hacim tasarlamayı, malzeme seçimlerini, oradaki fonksiyonları oluşturmayı etkiliyor. Tek başına mimarın deneyimine veya tercihlerine bırakılacak bir iş değil sağlık. Her zaman söyleriz; biz hep işverenlerimizle birlikte proje yaparız ama yaşadığımız tecrübeye gelince gördük ki istediğimiz kadar bilgi edinelim, istediğimiz kadar çok iyi tecrübelere, know-how’a sahip olalım Türkiye’de bir hastanede hatta aynı gruba ait bir yeni bir hastanede bir öncekine benzer şemaları, benzer detayları uygulayamıyoruz. Bina, coğrafya, ada, parsel ona uygun olmadığı için ya da oranın yönetim sisteminin, işletmedeki kadronun başka tecrübeyle hareket etmesi böyle bir farklılık oluşturuyor. Hastanede kazandığımız farklı tecrübeler var ama neredeyse noktasal damla kıvamında uygulayabiliyoruz tecrübelerimizi. Yoksa bildiğimiz, öğrendiğimiz her şeyi diğerine tamamen yükleyemiyoruz. Orada da hem işveren tarafında hem işverenin temsilcilerinde hem de hastanenin işletme personelinde veya yöneticilerinde farklı yaklaşım ve tecrübelerden dolayı hep farklılaşmak durumunda oluyoruz.

Memorial Wellness - Zorlu Center, İstanbul

3- Hastane ve benzeri sağlık yapılarında tasarım yaklaşımınız nasıl tarif edersiniz? Dikkat ettiğiniz noktalar neler oluyor? Diğer mekânları tasarlamak hastane iç mekânlarından daha mı kolay?

Levent ÇIRPICI
Diğer mekânlar çok daha kolay kalem oynatabileceğiniz yerler. Örneğin otelle hastanenin hiçbir farkı yok ama hastane çok daha zorlu bir mekân, çok daha zorlu bir süreç, teknik zorunlulukları nedeniyle. Otel daha fazla mesleki tatmin duyabileceğiniz hareketleri yapabileceğiniz bir alan. Dolayısıyla hastaneler diğer mekânlara göre biraz zor. Bir diğer en büyük zorluğumuz da hastane olarak tasarlanmamış binaların içine girmeye zorlanmak. Şimdi bir takım mimarlar bizim yaptığımız işlere refleks gösteriyor olabilir. Mesela binanın dış yapısıyla içi farklı olabilir ve uyumsuzluğu tartışılabilir. Çoğunlukla bize gelen işveren de örneğin bir bina satın alıyor ama bina bundan 15-20 yıl önce tasarlanmış artık güncelliğini yitirmiş. Güncel kalma durumu da eskiye oranla artık daha kısa. Türkiye’de hâlâ çoğunlukla 1950’li yılların Amerikan dış cephe kaplama materyalleriyle dış cephe giydirme kurgusundan farklı bir şey görmüyorum. Son 10 yılda ortaya çıkan çok iyi örnekler var ama fazla değil. Şimdi 20 veya 50 yıl önce yapılmış bir binanın içine girmeye çalışıyoruz ve hastane değil o bina ama hastane olarak kullanılmaya çalışılıyor. Tabii burada çok büyük zorlukları var hem teknik anlamda hem de daha önce o mimarın binaya tasarlamış olduğu cepheye müdahale anlamında. Çünkü işveren bize öyle bir taleple de geliyor. Dış cepheyi de iç mekâna uygun bir hale getirmemiz isteniyor. Hatta bir tanesinde çok büyük zorluk çektik yapamadık da zaten. Biz iç mekâna uygun bir tasarım gerçekleştirmiştik ama hayata geçiremedik mimarın refleksinden dolayı. Bu tip zorluklarımız var.

Bunlar bir yandan elimizi zayıflatan şeyler gibi görünüyor ama dünyanın da geldiği bir nokta var. LEED sertifikalarına baktığınızda akıllı bina ve sürdürülebilirlik açısından artık dünyada bozulmamış bir araziye bina yapmanın, yaşadığımız bütün zorluklardan sıyrılıp tüm fonksiyonları çalışan yeni bina üretmenin değeri azalıyor. Hastane olmayacak binaların içine hastane yapmak, ofis binasını konuta çevirmek gibi dönüşümler artık hepimizin deneyim sahibi olması gereken konular. Çünkü çok yapı stoğu var bu yapı stoklarının sürekli dönüştürülmesi gelecekte en uzmanlık gerektiren alanlardan biri olacak. Dünyada üretimi olmayan tek değerli şey toprak ama biz hâlâ sıfırdan yaparak iyi binalar nasıl olur diye düşünüyoruz. Doğayı bozarak en iyi binayı yapsanız ne olur? Mevcut binaları hastaneye dönüştürmenin bu açıdan bize de çok katkısı olmaya başladı. Zorluklar yaşarken kazandığımız deneyimleri çok önemsiyorum. Bu tecrübelerin ileride bize çok artısı olacağını düşünüyorum.

Atilla KUZU
Geri dönüştürmek artı yeni bir şey yapmak için enerji harcamamak ve dünyanın enerji kaynaklarını olabildiğince ekonomik kullanmak bir binanın o coğrafyaya katma değeri açısında da çok büyük önem taşıyor.

Levent ÇIRPICI
Yeri geliyor o kadar zorluklarla karşılaşıyoruz ki öyle oteldeki ya da konuttaki gibi şunun yüksekliği bu olmalı falan gibi değil hastane daha insafsız bir alan. Ameliyathane tavan yüksekliğinin 3 m olması lazım ve bunu değiştirme şansı yok.

Atilla KUZU
Ameliyathaneler genelde bodrum katlarında, eksi bir katlarında çözülüyor. Bu katlar da Türkiye’deki yapılarda hep olabildiğince kat yüksekliğinin önemsenmediği alanlar ve hep 2,5 - 2,60 - 2,40 gibi yükseklikler sözkonusu. En az 4,5 metreye ihtiyacınız var bir pendantı oraya yerleştirebilmeniz için. Net 3 m kalması lazım.

Levent ÇIRPICI
Referans olarak iç mekândan yola çıkıp mimariyi tasarlama şansımız gelecekte olmayacak.

Atilla KUZU
Yine de mimarisiyle beraber komple çözeceğimiz bir proje hayalimiz de yok değil. Sadece hastane projesi değil bir otel olabilir, bir oditoryum veya kültür sanat merkezi, ofis binası, rezidans... Sadece iç mekânına değil mimarisine de dokunduğumuz projeler… Öyle projelerimiz de oldu ama çoğunlukla öyle olsa bizim için çok daha ideal olacak. Bunu şu yüzden söylüyorum: Bizim yapmış olduğumuz iki hastane Dünya Mimarlık Festivali’nde (WAF) Barcelona’da finale kaldı. İkisinin de sunumunu yaptık, tabii ki sadece iç mekânlarını gösterebildik çünkü dış cepheleri mimari açıdan aynı dili konuşmuyor. Maslak Acıbadem için bunu söyleyemem. Maslak Hastanesi dış cephesi başka bir mimar tarafından tasarlandığı için iç mekâna çok uyumlu değil. Uyumlu olmasından da öte, aslında biz aynı dili konuşmayı gözetmiyor da değiliz ama o coğrafyaya göre belli kriterler var. O bina farklı bir binaya dönüştürüldü ama o coğrafyaya olan katkısı, kullanılan malzemelerin o bölgeden sağlanan veya karateristiği olan malzemelerden seçilmiş olması kriterleri de var. Şimdi bu kriterleri sağlayamadığımız için sadece iç mekân olarak evet finale kaldık ama ödülü alamadık. Liv’de de aynı şekilde hastane olarak tasarlanmamış bir binanın içine girdik çok güzel bir kurgusu da oluştu.


Dentway Klinik - Suadiye, İstanbul

4- Ödül alan projelere falan bakınca ya da yurt dışındaki yaklaşımı değerlendirirsek iç ve dış mekânın aynı dili konuşabilmesi için onlar ne yapıyorlar?

Levent ÇIRPICI
Ödül alan proje dediniz ya ben bu konuda Emre Arolat ile aynı paralelde düşünüyorum. Bin tane ödül var artık. % 99’u ödüllerin, yatırımcının belli bir ajansa kaydolması vs. tanıtım bağlantılı bir pragma. Bunların yanı sıra farklı kulvarda ödüller de var. En saygın ödüller olarak Pritzker ve Ağa Han’ı düşünebiliriz. Ödülü veren Pritzker Vakfı’nın aile sahiplerini incelediğinizde onlara ait otel zincirlerinde lokal mimarlarla çözülen, devasa mimarlık bürolarından çıkmamış, özgün olmayan ve son derece vasat binalar görüyorsunuz. O fonu yöneten aile proje ödüllendiriyor ama kendi projelerinde star bir mimar kullanmıyorlar. Yani ödül olayı böyle bir nokta artık. Ödül verenler, ödül verdiklerine iş yaptırmıyor. Dolayısıyla aslında burada artık etken mimar olmaktan biraz uzaklaşıyor. İşverenlerimize de bakıyorum, minnet duyuyorum hepsi sayesinde bu tecrübeyi edindik. Hepsi için söylenemez belki ama özellikle sağlık alanında mimarlardan çok ilerideler. Biz bir yere gitmeden onlar gitmiş gezmiş oluyorlar. Frank Gehry’nin Bilbao’da yaptığı binayı gezmiş, orada konser izlemiş durumdalar. Yani çok daha zorlaşıyor o anlamda da işler.

Atilla KUZU
Görsel açıdan öyle ama işverenin algısıyla sana onu aktarması arasında ciddi farklar oluşabiliyor. Onu da göz ardı edemeyiz.

Levent ÇIRPICI
Bir yatırımcının mimarın baktığı açıdan bakmasını bekleyemeyiz. Mimar hemen başka bir yere doğru gidiyor: Uyum, anlam, coğrafya, popülasyon felsefe kuruyorsunuz orada yeni bir yaşam empoze etmeye çalışıyorsunuz. Bu noktada işveren hemen geliyor sizi toparlıyor, diyor ki ne zaman bitiyor? Eskiden bizim çok mağaza yaptığımız dönemde yükselişte olan bir mağaza zinciri vardı ve işverenimiz hep “Onun vitrini gibi yaptınız değil mi?” diyordu. 3d max görselleştirmeyle çok ciddi sunum hazırlıyorduk ama ona bakmak yerine referans bir işe benzemeyi tercih ediyorlardı.

Atilla KUZU
Çünkü Türkiye’de işverende “Başarılı olmuş bir profili direk taklit edersem ben de başarılı olurum.” koşullanması var. Size hep yapılmış, planlanmış yabancı bir projeyi örnek gösterebiliyorlar.

Levent ÇIRPICI
Soruya mimari ve iç mimari meselesinden bakarsak; Atilla içmimar, endüstri ürünleri tasarımcısı, öyle bir eğitimi var. Ben mimarım. Ben kendi adıma iç mimari ile mimari konusunda garip tecrübelere sahibim. Başlangıcından beri rahmetli Utarit İzgi ile iç mimari ağırlıklı işler yapardık. Benim zihnimde iç mekân ayrı, mimari ayrı gibi bir durum oluşamadı. Herkesle de bunu tartışıyorum ve yanlış anlaşılmamaya da özen gösteriyorum özür dileyerek ki Atilla Kuzu gibi bir ortağım var. Şimdi beraber tecrübemizde garip şeyler de yaşadık. Atilla oturup gayet güzel bir mimari projeyi alır ve çizer. Kendime bakıyorum o kadar az mimari proje yapıyoruz ki. Zaten aldığımız işlerde mevcut bina olduğunda cephesini de komple yapıyoruz ama çok dillendirmiyoruz. Doğru da bulmuyoruz bundan bahsetmeyi. Çünkü müelliflik müessesesi de var, ona da bir şekilde saygı gösteriyoruz. Dolayısıyla kendime bakıyorum mimarım hep iç mimari işlerinin içindeyim.

İç mekânın dayattığı bir takım yansımalar var tabii. Bina da tasarımcı olarak ortağımız oluyor. O yüksekliğe sığmanız lazım. Asma tavan yapamadığınız bir yerde mekaniği, klimayı, tesisatı, elektrik alt yapısını çözme durumuna geçiyorsunuz. Müşteri ekonomisi, karar verici, işveren temsilcisi, işletme onları saymıyorum bile yani. Dolayısıyla iç mekân verilerinin mimariye yansıması mimarideki oluşturulmuş yapının iç mekândaki pratikleri, o kaos imar yönetmeliği değişmediği sürece düzelemez. Çünkü burada ya kat yüksekliği ya da kat adediyle ya da inşaat rasyosuyla sınırlanıyorsunuz. Dolayısıyla hastane olarak bile başlanan bir yerde o yükseklikleri o kesit değerlerini yüklediğinizde imardan kayıp veriyorsunuz ki işverenlerin hiçbirine anlatamazsınız bunu. Hastane, ofis ya da otel olarak yaptığınız yerde dahi ona uygun olmayan bir kesit; belki ona uygun olmayacak bir taşıyıcı sistem ve yol çekme mesafeleri yapmak zorunda kalıyorsunuz. Sonra şu kadar sayıda oda çıkar, bu kadar m2 çıkar noktasına geliyoruz. Bunlar mimar veya içmimarların kendi başına çözebileceği sorunlar değil. İstanbul gibi bir coğrafyada iseniz arazi üretimi de sıkıntılı. Zaten bina yok yer yok. Yatırımcılar geliyor yer arıyorlar, yer bulamıyorlar.

Yurt dışında da yeni bina yapmak yerine dönüştürülen binalar çoğunlukta. İtalya’da yeni bina görme şansınız olmuyor. Hep eskileri dönüştürüyorlar. Berlin’de bile şu anda yeni bina o kadar az ki. Hep eski yapı parçasına eklenmiş kampüs uzantıları, renovasyonlar var.

Atilla KUZU
Bizim öyle şanslarımız yok. Bizler kendi pratiklerimizle ikna etmeye çalışıyoruz. Daha hâlâ bir kültür merkezinde aydınlatma danışmanı, akustik danışmanı almak ve o bütçelerle konumlandırmakta zorlanıyoruz. Biz bu yüzden projelerimizde aşağı yukarı aydınlatma gerektiren tasarımları da kendimiz yapıyoruz. Bir sürü teknik gerektiren şeyleri kendimiz yapmak zorunda kalıyoruz çünkü öyle bütçeler yok.

5- Sağlık mimarisindeki bir diğer önemli nokta da kullanılan malzeme. İnsan sağlığına uyumlu, anti bakteriyel, kolay temizlenebilen malzemelerin yaygınlığı giderek artıyor. Bu konuda neler söylemek istersiniz? Hastane projelerinde hangi malzemeleri kullanıyorsunuz?

Atilla KUZU
Çok fazla seçeneğiniz yok tabii hastanede. Anti-bakteriyel pvc kaplamalar, epoksi...

Levent ÇIRPICI
O da bir seçenek olmaktan çıkıyor artık çünkü her halı üreticisi anti-bakteriyel olarak halı üretiyor. Laminat tarafı da öyle. Artık evinize alacağınız ürünler de aynı özellikleri taşıyor. Tüm malzemeler hijyenik ve anti-bakteriyel diyebiliriz. Direk mikrop üremesini bırakın bakteri falan yaşayamaz. Dünyanın en hijyenik malzemesi bizim ülkemizdeki mermer mesela. İçinde kalker var, kalsiyum var ve hiç mikrop üretemez ama yapıya getirdiği yükler bakım zorluğu ve bir takım başka batılıların çok uzun yıllar test ettiği şeyler var çabuk değiştirilmesi anlamında. Günümüzde kullanılan kompozit PVC’ler falan çıkmış onlar da kendi içinde kategorilere ayrılıyor. Hijyenik olma meselesi artık seçenek olmanın çok dışında.

Şimdi ameliyathanelerde dik köşe yapılmıyor ama eskiden vardı. Kompozit malzeme, akriliği ya da aktif anti-bakteriyel boyalarla daha korunaklı oluyor. Seçimler işletim sistemine veya kaç yılda bir yenileneceğine göre değişiyor. Büyük gruplar 4 ya da 5 yılda bir yeniliyorlar hastanelerini.

Göz önünde bulundurmamız gereken diğer konu da “iyileştirici etki” durumu. Bir hastaneye girdiğiniz zaman oradaki ambians sizi baştan 1-0 yenik başlatıyorsa zaten orası iyi bir alan değildir. Bunun gerçekliği artık kabul edildi. Dolayısıyla hastane gibi hastane iyileştirici etkiye sahip değil.

Atilla KUZU
Biz biliyoruz hastane gibi hastaneyi. İlaç kokan, üstü kireç altı yağlı boya koridorları olan, zeminde dökme mozaik, tül perdeler olan hastaneleri biliyoruz. Hastane sizin kendinizi iyi hissetmeye iyi olmaya gittiğiniz bir yer. Tamam sadelik önemli onu demek istemiyorum ama iyileştirici etkinin ve çevrenin etkisini kabul etmeliyiz. Kozmetik düzenleme diyoruz ama kozmetik biraz bizim yapmış olduğumuz işi fazlaca aşağı çekmiş oluyor.

6- Gördükleriniz içinde en farklı olduğunu düşündüğünüz sağlık yapıları hangileri oldu?

Levent ÇIRPICI
Çok gezmeye de gerek yok aslında. Biz yurt dışındaki projeleri çok takip ediyoruz Amerika’daki inovatif tüm projeleri. Gittiğimizde de gördüğümüz şeylerden çok bizim burada yaptıklarımızla karşılaşmadık açıkçası. Garip bir hal var burada. Buradaki hastanedekilerin iç mimari, mimari değerleri çok yukarıda. İngiltere’de bir Acıbadem Maslak göremezsiniz, Liv’i hiçbir yerde göremezsiniz. Onlarda brütel her şey.

Atilla KUZU
Bu bence Türkiye’deki rekabetin de getirdiği bir şey.

Levent ÇIRPICI
Medikal cihazları satan “Teknolojidir seni iyileştirecek olan, aslolan odur.” diyen bir arkadaşımızla tartışıyorduk. Acıbadem Hastaneleri’nin çıkışı cihazlarıyla değil otelcilik hizmetiyle oldu. Tabii bunun yanında hepsine değer verdi bütünüyle.


7- Sağlık projelerinde hasta ve doktor deneyimleri mimariyi şekillendirmeye katkıda bulunuyor mu? Binaların gerçek sahipleri olarak kullanıcılar sürece ne derecede katılabiliyor?


Levent ÇIRPICI
Sağlık yapısı konuşuyorsak bir hastane veya tıp merkezi veya laboratuvar veya görüntüleme merkezinin en az %50’si belki bazen 60’ı tamamen teknik oluyor. Geriye kalanı açarsak, örneğin, bir ameliyathane yaparken ameliyathanede çalışılacak sistem tavandan mı çalışılacak, duvardan mı çalışılacak hangi firmayla çalışılacak ona göre değişiyor. Aynı şekilde görüntüleme radyoloji, nükleer tıpta da farklı sistemler var. Bir cihazı alırsanız 13 ton başka bir cihaz 6 ton. Birini alırsanız 147 m2’de çözersiniz. Öbürünü alırsanız 177 m2 gerekir. Bunların hepsi işletmeye bağlı seçimler. Bazı sağlık kuruluşları bir cihaz alıyor onun yedeğini alıyor. Bazı sağlık kuruluşları bir cihaz alıyor onun yedeğini alıyor yedeğinin yedeğini alıyor. Bunlar hep zaman, mekân ve düzenleme meselesi.

Atilla KUZU
Tabii bütün doktorların veya bütün departmanların gelip bizimle projeyi tartışması mümkün değil ama genel bir görüş var.

Levent ÇIRPICI
Nükleer tıbba birisi geliyor ya da çalışılan firma.

Atilla KUZU
Ya da en baştaki karar verici yönlendiriyor.

Levent ÇIRPICI
Laboratuvarda, tüp bebekte, dişte hep belli cihazlar ve onların belli şablonları var. Siz de oradaki mimariye uygun şekilde koyuyorsunuz.

Atilla KUZU
Hastane içindeki akış radikal planlamadır. Bu planlama için tecrübemiz var ama çoğunlukla işletmenin kendisine çalışan, kendi iç bünyelerinde medikal planlamayı yapan grupları oluyor ki kendi iç işleyişlerini bizden çok daha iyi biliyorlar. Bizim önerilerimiz olabilir başka tecrübelerimiz olursa paylaşırız. Uyar, uymaz veya denenebilir ama genelde kendi bünyelerindeki gruplar bu alanda deneyimliler.

Doğrusunu söylemek gerekirse iyi bir medikal planlama, iyi bir iç mimari duruş ve başarılı çıkmak. En azından iki tarafı da mutlu eden şey. Mimarın yetkinliği de tabii önemli ama işverenler çok önemli; duruşlarıyla, yönlendirmeleriyle sizi motive etmeleriyle sizden istifade edecekleri konunun önceliklerini bilmeleriyle çok önemli. Yani çok iş yapınca onu ayırıyorsunuz. İyi bir iş iyi bir işverenle oluyor. Mekân da işverenin. O nedenle Levent de ben de açılışlara gitmek istemeyiz. Onca emek harcadığınız, zaman harcadığınız mekân sizin olmaktan çıkmıştır artık.

Levent ÇIRPICI
Yurt dışında kurdeleyi hep mimar keser. Bizde bakan ya da yatırımcı keser mimar orada oturur ya da oturmaz. O bina sizin olmaktan çıkar. O da işverendeki tasarımcının ya da mimarın tasarımını üstlenme duygusu vardır. Var tabii onun da başarısı var tek başına yapılmıyor ama Türkiye’de biraz farklı.


8- Son dönem gerçekleştirdiğiniz projeler ve varsa gerçekleştirmek istediğiniz projeler hakkında bilgi verebilir misiniz?


Atilla KUZU
Biz de şimdi madem hastane konusunda çok deneyim kazandık artık Türkiye’deki projelerle sınırlı kalmayalım deyip yurt dışına açılmaya hazırlanıyoruz. Sadece sağlık uygulaması olarak da değil. Irak’da var bir tane yurt dışı projemiz ama artık bizim amacımız Irak’a Türkmenistan’a , Kazakistan, Özbekistan’a iş yapmak değil. Avrupa’ya kendi projelerimizi kabul ettirebilmek. Kolay bir iş değil tabii. İskandinav ülkelerinden birinde hastane projeleri için bir seyahatimiz var yarın. İnşallah olur ama denemeden bilemeyiz. Şu an benim bilmediğim birçok isim yurt dışına projelerini sunuyor olabilirler. Biz de bunun peşindeyiz. Avrupa’lı sarsılıp “biz çok iyiyiz” dediğimiz zamanlarda Hollanda’lılar Türkiye’de ciddi ataklar yaptılar. Kendilerine proje ortakları aradılar. Türk mimarları olarak biz de yurt dışında projeler yapmalıyız.

Levent ÇIRPICI
Dünyadaki mimarlık portalı şu anda öyle hareket ediyor. Bulunduğu coğrafya hiç kimseye yetmiyor. Ne Jean Nouvel’i Fransa, ne UN Studio’yu Hollanda tatmin ediyor ne Rem Koolhaas’ı. Çok zorluklarla farklı bir coğrafyada iş geliştiriyorlar. Bunun birçok nedeni var artık iş ve para Doğu’da Batı’da Asya’da diye değil. Bizim için Türkiye’de iş var, bizim gidip de yurt dışında Arap yarımadasında, Asya’da, Avrupa’da iş aramamıza çok gerek yok. Biz burada iyi bir durumdayız ama mesleki tatmin açısından durum farklı. Başka deneyimler edinmek lazım. ■