MİMARİ - SANAT & SHECONOMY

KP52
KP
EVRENOL ARCHITECTS
MEHPARE EVRENOL



AYRIMLAR özgür olma durumu...

Plastik sanatlar genelde özgür olma şansına sahip. Sanat insanın içinden gelen, kendini, hayallerini, çevresini ifade ettiği, kimi zaman gündelik hayatını betimleyip, dışa vurduğu bir anlatım aracı ve böylece başkalarının zihnini de aydınlatıyor; onlara dokunabiliyor. Resim, heykel, rölyefler, tüm plastik sanat eserleri; sanatçıların aklındakileri özgürce gözden geçirip, deneyimleyip sunabildiği enstrümanlar.

Mimari böylesine özgür olabilir mi? Ben mimar olarak; binlerce yıldır, binlerce diğer mimar gibi kapitalin hizmetindeyim. Kapital varsa sanatımı icra edebiliyorum. O yüzden baştan beri gönlümden geçenlerle yapabildiklerim arasında farklar var. Öncelikle bunu kabul etmek lazım. Mimarinin ete kemiğe bürünmesi için önce birilerinin çıkıp bunu talep etmesi gerekir. Barınılacak, çalışılacak, yaşanacak mekânlar; kamu yapıları, giderek büyüyen şehirdeki yapılar ve çeşitli üstyapılar için sosyal talep olacak. Ardından, ekonomik yatırım yapılacak. Bu yatırımları finanse eden yatırımcılar olacak.

Mimar bu şartların içinde olarak; ekonomiyi, sosyolojiyi, teknolojiyi, elindeki yaratıcı gücü, bilgisini, deneyimini, bütün hayallerini bir araya koyarak bir eser veriyor. Bu eser, büyük ölçüde bütün bu mecburiyetlerin dışa vurumu. Şanslıysa eğer, ki ben kendimi şanslı buluyorum, bir miktar söyleyecek sözünü de söyleyebiliyor. Özetle; sanat özgür ama mimari özgür değil. Doğası farklı. Günümüzün şehirleri, metropolleri, irili ufaklı yerleşimlerindeki mimari model bu.

Mimarinin çok özgün, yöresel, sade, binlerce yıldır kullanıcı eliyle hayata geçmiş genelde kırsal yerleşmelerde görebileceğimiz kısmen özgür bir kolu da olduğunu vurgulamalıyım. Bulunduğu coğrafyadaki malzeme ile, iklim koşulları, güneş hareketleri ekseninde babadan, atadan gördüğünü tekrar ederek barındığı, çalıştığı mekânı biçimleyen insan “özgür bir mimar” hatta yerel sanatı da fazla sorgulamadan mekânına katabiliyor.


MİMARİ DOLULUKLAR ve BOŞLUKLAR

Biz mimarlar kentsel planlar, kısmi master planlar yaparken, projeye bloklar, binalar yerleştirirken bir yandan da boşlukları tasarlamaya başlarız. Binaları kullanarak boşluklar yaratırız ve doluluklar, boşlukları tarif eder aslında. Binalarla aralarında oluşan boşlukların dengesi çok önemli. Bu boşluklar sayesinde yaşanılır şehirlerin en önemli özelliği olan yeşil alanlar, meydanlar ve ulaşım aksları oluşur.

Biz bu şehirlerde neden mutlu olamıyoruz? Çünkü binalar projelendirilirken insanların toplanacağı, yaşayacağı boşluklar yani yeşil alanlar, meydanlar yaratılmamış durumda. Her taraf bina ile kötü desenli halı gibi bezenmiş; ağır ölçüde sıkışıklık hissi var. Politik kararlardan, sosyal problemlere kadar birçok neden mimarın elini tutmuş, veya basitçe mimari, şehircilik yok sayılmış. Oysa modern imkanlarla büyük bir arazi yerleşimi yaparken, ilk iş binaları koyarak bir takım kentsel meydanlar, rekreasyon alanları oluşturarak başlarız işe. Mimarın eli hep buna gider. Şehre nefes aldıran ve kent belleğine yönelik bir ortam oluşturmak ister. Meydanları da plastik sanat ögeleri ile; örneğin, bir heykel veya çeşme ile sanat tamamlar. Özgür sanat mimari ile bütünleşir. Bizde kentsel ölçek söz konusu olunca sanat da özgürlüğünü yitirir.


BİNALAR, BİNALAR, BİNALAR...

Mesele şu: Sorguluyorum, etik olarak kendimi de sorguluyorum. Cevabım da şöyle oluyor: Talep kesin, tarif kesin. Bu binalar yapılacak. Ötesi yok. En azından en iyisini yapmaya çalışayım. Kendimi kandırıyor olsam bile... Fakat durum şu ki, koskoca konservatif Londra bile metropol mimarisine teslim oldu. Kapitalist düzenin talebi böyle. Sistem kendini kaçınılmaz olarak dayatıyor. Toprak çok değerli ve öyle bir rant getirdi ki bunun önüne geçmek mümkün değil. Biz mimarların emsal denilen bir kavramımız var. Projenin yoğunluğunu tarif eder, belirler. Bir arsanın yüzey şeklinin X misli kadar inşaat alanı elde etmek demektir. Bu mimarlara kamu yöneticilerinin kararı doğrultusunda veri olarak gelir. Emsal kimi zaman 2 dir; 3-4 olabilir. O zaman da işte o kuleler çıkıyor ortaya. Bu tamamen ekonomik yapının yarattığı bir durum.


KULELERİM,

Mimari projesini yaptığım kulelere kayıtsız kalamıyorum. Her geçişimde bakıyorum. Hiç görmeden geçemiyorum. Onları geride bırakmak kolay birşey değil. Kuleler o yüksekliğe çıkana kadar, yapılana kadar yıllarımı vermişim. Onlar benim çocuklarım. İşin manevi tarafı da var. Yalnız onlar sadece benim zannederken bir gün çok şaşırdım: Bir şantiye şefi, projenin düzgün yapılmasından sorumlu olan kişilerden biri “Projem iyi gidiyor.” dedi. Birden anladım ki evet o kule, onun da projesi. O da yıllarını koyuyor ortaya. İşçiler var, teknik ekip var, çözüm ortakları var. Herkesin projesi, hepimizin projesi. Bunun farkına varınca size ait olduğunu düşündüğünüzü paylaşmayı öğreniyorsunuz.

Bir gün projelerimden biri, ilk kulem bittiğinde benden binayı anlatan bir yazı yazmamı istediler. Elime kalemi aldım, mümkün değil yazamıyorum. Sonunda sadece “Ben bu çocuğu büyüttüm, everiyorum size, ona iyi bakın.” yazabildim. Başka da bir şey söyleyemedim. Koca koca binalara karşı hissiyatım bu. Bir erkek böyle hissediyor mudur bilemem ama belki de kadın varlığının hissiyatı budur.

FORM ve FONKSİYON

Mimarinin olmazsa olmazı fonksiyondur. Form, bu doğru kurgulanmış fonksiyonu kucaklar. Ama form her zaman mimarın hayalinde, idealinde olandır. Çünkü kurgu ve ortaya çıkan formdur sonuçta akılda kalan. Şehrin parçası olan ve şehre bellek kazandıran da odur. Mimarın ilk günden beri peşinden koştuğu hayali, aklından, beyninden taşan o yapıyı üç boyutta ayağa kalkmış olarak görebilmektir.

Mimaride güncel modalar, akımlar bana göre değil. Zamansız mimarinin peşinden koşma hayalimi hep koruyorum. Mimar olarak eğer sınırların dışına çıkma şansım varsa kullanıyorum bunu. Akımlara, bugün moda olanın dayatılmasına boyun eğmek niyetinde de değilim; imkanım oldukça hep bu modadan ve dayatmalardan uzak duruyorum.

Mimarlar dünyasında bu hayal edilen forma ulaşmak için kanlı savaşlar verilir. Mimarinin içinde çok adette disiplin koordine edilir. Statik, mekanik gibi birçok teknik konular... Despot bir şekilde ve doğal olarak mimariyi zorlar ve biçimlemeye çalışırlar. Bir de, zamanın geçerli mimari modası vardır ortada. Maliyetler, yatırımcı talepleri, imar kuralları malzeme kullanımları da eklenince halledilip organize edilecek onlarca konu ve kural sonunda mimar, istediğine yakın bir formu dizayn etmiş ve ayağa kaldırtabilmişse müthiş bir işi başarmış sayılabilir. Benim için her projem yeni bir serüven, arayış ve söylenecek sözdür.


OLGUNLUK ÇAĞI

Kariyerimin başlarında henüz 3-5 adet bina çizmişken, tüm disiplin müellifleri, işveren ve kullanıcılar ile çatışmalar yaşardım “Benim dediğim olacak, bina böyle olacak!” diye. Sanki bina benim... Değil ki... Orada bir kullanıcı var... İmar kuralları, teknolojik gereklilikler var... Maliyet ve bütçe var...

Çok milyon metrekare binalarımız ayağa kalkmaya başladıktan sonra çok geri adım attım bu konularda. Karşımdakini anlamaya çalışmak, doğru okumak benim için önem kazandı. Şimdi yapılır, kullanılır, insanları mutlu eden, yaşanır yerlerin mimarı olmam önemli. Mekanik, statik, elektrik konularının profesyonelleri ile anlaşmayı önemsiyorum. Onların imkanlarını değerlendirip, konfor şartlarını sağlayacak desteği vermeye çalışıyoruz. Fakat belirli prensipleri korumayı da dikkate alarak yapıyoruz bunu. Bazı noktalarda halen taviz vermiyorum.

Örneğin; yüksek binalarda cephe teknolojisi adına doğramaların açılamayacağını bana kimse anlatamaz. Ankara’daki 40 katlı binalarımın pencerelerini ardına kadar açtım. Açılıyor ve kullanılıyor. İşte duruyor. İstanbul’da zaten birçok örneğimiz var. Halen karşıma “Kulelerde pencere açamayız!” diyenler çıkıyor. Bunu anlamam ve kabul etmem mümkün değil.

EKONOMİ

Ekonomi her yerde buluyor sizi. Mimari için ekonomi ilk sırada. Olmazsa olmaz. Plastik sanat ve sanatçı için durum değişik. Bir ressamın elinde boyalarına yetecek parası varsa özgürce sanatını icra edebilir. Tabii tarih boyu farklı örnekler de var. Rönesans sonrası Avrupa’ya, o coğrafyada sanatın yükselişine baktığımızda, tüm o eserlerin ortaya çıkmasını sağlayan, sanat eserlerinin siparişini veren, kurum olarak kilise müthiş bir sanat hamisi.

KADIN MİMAR

Enteresan bir şekilde bir konut mimarisini bir kadının bir erkekten daha iyi yapacağına eminim. Çünkü konut çok dişi bir konu. Nasıl yaşandığı, o yaşamın nasıl kolaylaşacağı kadının doğasına daha yakın. Erkek bir av için dışarıda; evde olan ve üreten kadın. Kadının düşünebileceği incelikler de o evde yaşayacak olan kadının dolayısıyla tüm ailenin hayatını kolaylaştırmaya yönelik.

İnsanlar mecmualardaki evlere, dekorasyonuna bakmaya bayılıyorlar. Ama kendi evlerine gelince iş değişiyor. Gördüğünü, ne bulduysa koyuyor evinin içine. Sonra evine yabancılaşıyor, çünkü mecmuadaki ev başka onun yaşadığı ev başka. Evini, gördüklerine benzetmeye çalışıyor ama evinin dağınıklığını, kullanım alışkanlıklarını değiştirmeye çalışmıyor.

Bu konuyu iyileştirmek, bu konuya dokunmak çok istedim. 10 sene önce bir konut projesi planlarken ilk defa ‘buçuk oda’ yapmayı önerdim. Bunun için diğer mekânları biraz küçülterek 4 m2’lik bir oda eklemek istedim programa. Erkek işveren dünyası ise “Sen 12 m2’lik odalarımı 10 m2’ye indireceksin, işe yaramaz 4 m2’lik bir oda çıkarmak için. Bu durumda satışı nasıl yapacağım?” diye teklifimi endişeyle karşıladı. Zorlu bir serüvenden geçildi kabul ettirilene kadar. Sonra teklifim kabul gördü ve kadın kullanıcılardan tam not aldı benim buçuk odalar. Şimdi kiralık-satılık ev ilanları buçuk odalı evlerle dolu.


SHECONOMY

Ben kadın olarak bu noktadaysam, iki çok güçlü erkeğin desteğine borçluyum bulunduğum konumu. Evinin kadını, çocuklarının annesi kadınların bir de iş dünyasında egemenlik ilan etmeleri çok güç. Bu sadece ülkem kadınları için değil dünya kadınları için de böyle. Bugün hala arkamda yükselmiş yüzlerce binama rağmen erkek hegemonyasındaki iş dünyasında şunu duyabiliyorum: “Kadın mimar mı? Bir bakalım... O binaları o mu yapmış?” Durum bu.

Bir taraftan da 1984 adlı kitabın içinden geçtiğimizi, daha yazılmamış ‘episode’ların olduğunu düşünüyorum. Kadın iş dünyasına karıştıkça sosyal yapı farklılaşacak. Çocuk doğumları farklılaşacak, yetiştirilmesi de farklılaşacak. Büyük bir sosyal çalkantıyı da buna bağlıyorum kadın özgürleşip kendine iş alanları yarattıkça bu sosyal yapı değişecek; alıştığımız aile yapısının dışına çıkıyor olacağız. Bilişim dünyasının da büyük etkisiyle, kadının ekonomiye de katılmasıyla ama iyi ama kötü, önemli bir değişim sürecinin bizi beklediğinden eminim. ■

ARMAGGAN Art & Design Gallery
Nilgün SABAR



Açıkçası ben bir şey üretirken kafamda, kendi iç dünyamda bir ütopya kurarım ve onun içine girmek isterim. O ütopyayı çizmeye veya 3 boyutlu hale getirmeye başlarım. Sonra onu her yere yaymaya çalışırım. Mimarlar bu konuda şanslı; öyle büyük alanlar yaratma gücü olsaydı benim elimde, hayal ettiğimi her yere yayabilecek şekilde hareket ederdim.

Mimari ile sanat eseri arasındaki bağlantıda; önce mimari geliyor. Bu sosyo-kültürel bir durum. Önce bina yapılıyor. Sonra içine belki sanat eklemleniyor. Sanatçı olarak kendimi yardımcı rolde hissediyorum mimari yapıtların üretiminin yanında. Çünkü Türkiye’de veya dünyada birçok yerde sanatçıyla beraber çalışılan alanların sayısı çok az. Genelde kurulan mekânların içine daha sonra ekleniyor sanat. Mimari ve sanatın uyum içinde olması gerekli ama içinde bulunduğumuz çağ daha bireysel veya kimlik sorunu yaşadığımız için uyum yakalanamıyor.

Mimari tarafa bakınca yapı içinde daha çok doğanın saklanmasını, kullanılmasını, daha boş alanlar olmasını, insanların nefes alacağı mekânlar olmasını ve o mekânların içinde sanata daha çok yer verilmesini arzu ediyorum. Ben Kaz Dağları’nda yaşıyorum ve iş için gerektikçe oradan ayrılıyorum. İlk başta “Kaçalım bu şehirden, karmaşa ve keşmekeşten.” deniyor. Oraya gittiğimde başka bir gerçekliğin içine girdiğimin farkına vardım. Oradaki sessizlik muhteşem bir şey ama içinde durulması da zor. O sessizliğin içinde olmaya alıştığınız zaman kendinizi dinlemeye başlıyorsunuz. İnsanın en zor katlandığı şey kendi kimliği, kendi iç sesi. Her şey ile yüzleşiyorsunuz.

En büyük natura aslında doğanın kendisi. Bir kadın var ise evrende o da doğa aslında. Biz o doğayı metropollerle bozuyoruz. Benim gelecekte gördüğüm, bütün dünyayı sarmaşıkların sardığı, medeniyetin yok olduğu, sadece doğanın kaldığı durum. Son yaptığım resimde de bunu vurguladım ve resmimin adına “Medeniyetin Sonu (İnsansız)” dedim.


Genç sanatçı ve tasarımcıları desteklemek amacıyla 2011 yılında kurulan ARMAGGAN Art & Design Gallery, düzenlediği dinamik ve yeni fikirlere açık sergiler, katıldığı ulusal ve uluslararası fuarlar, İstanbul’a ve Türkiye’nin farklı illerine yayılan sergileri ile misyonunu sürdürüyor. Nuruosmaniye’de zanaat-tasarım-üretim üçgeni içindeki konumuna yakışan özel sergilerle merak uyandırıyor. İçinde yer aldığı tasarım ve üretim markasının sloganlarını özümsemiş bir sanat ve tasarım galerisi olarak sanatçılara ve tasarımcılara ufuk açan bir sanat ve tasarım platformu olarak faaliyet gösteriyor. Tarihi yarımadanın tek çağdaş sanat galerisi olarak, yıl içinde düzenlediği sergilerde, temsil ettiği sanatçılarının yanı sıra her yıl 100’den fazla yeni yeteneği izleyici ile bir araya getiriyor.


ARMAGGAN Art & Design Gallery, bir tasarım ve üretim markası olan ARMAGGAN Nuruosmaniye mağazasının üçüncü katında bulunan ve tarihi yarımadada yeni bir çekim merkezi olarak yoluna devam ediyor. Galeride yer alan eserlerin sergiler için özel olarak üretilmesi, galerinin ilke edindiği “bir proje alanı” olma amacına hizmet ediyor.


ARMAGGAN Art & Design Gallery, sahip olduğu sanatçı yelpazesi ve sunduğu yaratıcı çeşitlilik ile özel ve özgün projelere imza atan mimarların, projelerinde aradıkları estetik değer ve kaliteye, gerek var olan gerekse özel üretimlerle çözümler sunuyor. İlk kez 2012 yılında Sanat 7/24 sergisi ile dile getirdiği ‘Sanat hayatın içinde olmalıdır’ sloganı ile farklı gereklilikleri olan projelerde mimarlarla birlikte uyum içinde çalışarak sanat ile değer katmayı hedeflemeye devam ediyor. ARMAGGAN Art & Design Gallery, yurt içi çalışmalarının yanı sıra yurt dışı sanat takvimlerine girmeyi, sergilerle dikkatleri, Türkiye’ye çekmeyi; sergilerini ve temsil ettiği sanatçılarını yurt dışı sanat fuarlarına taşımayı da amaç edinmiş bulunuyor ve çalışmalarını bu yönde sürdürüyor. ■
У нашей фирмы классный интернет-сайт со статьями про волянський петро борисович.
У нашей фирмы нужный сайт на тематику волянский петр борисович.
Наш популярный сайт со статьями про купить диплом института diploms-home.com