Mutluluğun Mimarisi 2. Bölüm

KP48
KP
 
Mutluluğun Mimarisi
The Architecture of Happiness*
Alain de Botton
2. Bölüm
*Çeviri: Banu Tellioğlu Altuğ, Sel Yayıncılık, 2001

Alain de Botton, kitabını tamamen baştan sona kadar önceden planlanmış bir kurgu içinde götürmektedir. Bir bölüm, bir sonra gelen bölümün temelini teşkil eder. Soru cevap ilkesi ile yol alınır ve sonuca giden yolda örneklerle ilerleriz.

“Nasıl oluyor da taş, çelik, beton, ahşap ve cam belli bir forma bürünüp bir takım duygu, düşünce ve kavramları bize yansıtabilecek, hatta bizde zaman zaman çok önemli ve dokunaklı şeyler anlattıkları izlenimini yaratabilecek hale geliyor?” Alain de Botton

Barbara Hepworth, İki Kesit ve Bir Küre, 1936

KONUŞAN BİNALAR
Bu sorunun cevabı için yazar bizim bir modern sanatlar müzesine gitmemizi tavsiye ediyor. Neden modern sanatlar müzesi? Çünkü orada herkesin farklı anlamlar yükleyebileceği, kendine göre benzetmeler yapabileceği birçok obje bulabiliriz. Özellikle 20. yy. ilk dilimi modern sanat için birçok kıymetli eserin üretildiği bir zaman dilimi olmuştur. İlk bakışta hiçbir şeye yaramayan ve hiçbir şeye benzetemediğimiz bu eserler, aslında dikkatli bakılınca ne büyük anlamlar ifade ederler. Üzerlerinde düşününce, barındırdığı anlamlar ile ilişkili bir formlarının da olduğu fark edilebilir.

Bu taş parçası bize anne ve çocuk ilişkisini, sevgisini anlatabilir mi? Dikkatli bakınca tombul yanaklı bir çocuk ve anne kucağı görmekteyiz.

Çevremize bu alışkanlıkla bakmaya başlayınca birçok materyal, obje, gözümüzde şekil almaya başlar. Hepsinin mutlaka benzetebileceğimiz bir figürü vardır. Mobilyalar ve binaları canlı varlıklara benzetme Romalı Vitruvius’ta bile görülen bir deneyimlemedir.

Sütün çeşitleri

Vitruvius; klasik Yunan sütunlarını eşleştirirken “Dor” nizamını, kaslı kahraman Hercules ile eşleştirir ve mimarideki karşılığı erkektir. “İyon” nizam tanrıçası Hera’dır. “Korint” ise ince, zayıf, narin ve süslü haliyle Afrodit’tir ve kadını temsil eder.

Düz bir çizgi nasıl bir insan karakterini anlatabilir? Dalgalı bir çizginin veya zikzaklı bir çizginin, içinde barındırdığı nasıl bir karakter olabilir? Düz çizgi, hayatında iniş çıkışlar olmayan muhafazakar ama sıkıcı birini; dalgalı olan ise kendisiyle barışık, sakin ama pek de zeki olmayan birini tarifler. Peki, zikzakta bulabileceğimiz kolay sinirlenen ve asabi bir karakter olabilir mi?

Bu yolla mobilyaları da analiz edebiliriz. Mesela kıvrımlı bir thonet sandalyede; hafif züppe, rahat, bohem bir insanın doğal zarafeti okunabilir.

Albert Speer, Almanya Pavyonu, Paris Dünya Fuarı, 1937                                                           Thonet

Düz hatlı bir sandalyede ise fazlaca değil; hatta hiç hayal gücü olmayan istikrarlı ancak kaba bir karakter karşımızdadır. Peki, binalar bizlere neleri çağrıştırır? Hepimiz için dikkatli bakınca anımsattıkları bir figür mutlaka vardır. Bizler bir binayı çirkin bulmuşsak; onun ardında yatan sebep, benzettiğimiz şeyin bizim hoşlanmadığımız bir insan veya bir hayvan figürünü hatırlatması olabilir. Güzel bulduysak da tam tersi olarak hoşlandığımız, sevdiğimiz bir figüre benzetmiş olduğumuz için olabilir.

Binalar bunların dışında birçok yolla bizlere bir şeyler anlatabilir. Güç anlatımı ve yükseklik, gölgeler ve kütle ile dışa vurgulanmakta, meydan okuma ve ezici erkler yapıda net olarak okunmaktadır.

Neoklasik mimari, Nazi Almanyası’nın hayranlık duyduğu bir üslup olmuştur.

Egon Eiermann, Federal Alman Cumhuriyeti Pavyonu, Paris Dünya Fuarı, Brüksel, 1958

Bu iki mimari örnekte bir ülkenin zaman içindeki yolculuğunun dışavurumunu çok net olarak izlemekteyiz. Faşizm yenilmiştir. Demokrat Almanya, Egon Eiermann’ın eseriyle kendini çok iyi anlatmaktadır.

“Sonuç olarak bizim için mimari ya da dekorasyon üslupları, bunlarla karşılaştığımız dönemi bize hatırlatan birer andaç haline gelir.”

Hepimizin hayatında yer etmiş yapılar vardır. Bu yapıların bir benzeri ile karşılaştığımızda güzel bir mimari dahi olsa onu çirkin bulabiliriz. Bunun sebebi örneğin; gotik bir okulda okumuş isek zorlu okul yılları ve zor sıkıcı ödevleri hatırlatan gotik üniversite yapısı, beynimizde gotik mimarinin üzerini çizmemize sebep olmuştur. Onun benzerini görünce okul yıllarımız aklımıza geldiği için o dönemi çirkin bulmaktayızdır. Tabii ki bu düşünceler zamanlar değişebilir. Bu sebeple çirkin bulunan yapılar, zaman içerisinde güzel olarak da algılanabilir.

“Bir mimari yapıtı ya da tasarımı güzel bulmak demek onun, ideallerimizin maddeleşmiş hali olduğunu ve gelişimimiz için gerekli olan bütün değerleri üzerinde topladığını düşünmek demektir.”

İslami Desen

İDEAL YUVA
Güzel bulduğumuz binalar ve objeler, yazara göre, bize mutluluğu çağrıştırmakta. Peki, insanlar bu tür nesnelerin üzerlerinde çağrışımlar yapmasını neden önemsemektedirler? Neden bazı yerlerden fazlaca etkileniyoruz, bulunmaktan rahatsızlık oluyor veya aşırı haz duyuyoruz?

Aslında ruhumuzun gereksinimleri bizi yönlendirmekte. Benliğimizin kaybolan parçalarını aramaktayız. Bir yuva arayışı bu. O zaman aradığımız nasıl bir yuva olmalı? Cevap; görüntüsünde kendimizi bulduğumuz, bizi temsil edebilen, kimliğimizi var eden yerdir elbette. Sadece fiziksel özellikleri için yuvaya gereksinim duyulmuyor. Bizi diğer canlılardan ayıran yuva, tercihimizdeki bu fark işte. Bizler salt güvenlik, barınma vs. ihtiyaçlar dışında ruhumuzun ihtiyacı için de yuva arıyoruz. Ruhumuzun tekamülü için yuvaya sahip olmak çok gereklidir. Güzel bir yuva insanların hem ahlaki hem de ruhsal gelişimine katkıda bulunuyordu. İlk din bilimcilerin bu iddiası sanırım çok doğru bir teşhis olarak günümüzde de geçerliliğini sürdürmektedir.

Ortaçağ’da katedraller tanrının yeryüzündeki eviydi. Günümüzde de dinsel yapılar dünyanın pek çok yerinde hala tanrı evi olarak algılanmakta. Dinsel yapılar, başta katedraller, neden bu kadar ulu ve mucizevidirler? Hiç kuşkusuz bunun sebebi, tanrının karşısında bizim ne kadar aciz ve küçük olduğumuzu hissettirmek olmalı.

“Müslüman zanaatçılar evlerin ve camilerin duvarlarını son derece karmaşık, narin ve yinelenen geometrik dizilerle süslüyordu ki bunlara bakan kişi Allah’ın sonsuz bilgeliğini kavrasın.”

Güzel binalarda bulunmak, lüks ve sefahat olarak algılanmamalıydı; erdemli bir insan olmak için ilk şart olarak o devrin kabulüydü.

“Neden yazı yazıyorsak aynı amaçla bina inşa ediyoruz: Bizim için önemli olan şeyleri kaydetmek için.”


Villa Rotonda, Andrea Palladio, 1592, Kenan Özcan Eskizi


HATIRLANMA ARZUSU
Dünyadaki pek çok uygarlıkta ilk ve öncelikli yapılar mezar yapıtları oldu. Bu bir rastlantı olamazdı. Hepsinin ardında yatan yapılma, inşaat sebebi; hatırlanma arzusuydu.

“Nasıl kaybettiğimiz kişileri hatırlamak için lahitler, mozoleler yapıyorsak, benliğimizin kaybolmuş parçalarını bulmak, unuttuğumuz yanlarımızı hatırlamak için de evler inşa ediyor, bu evlerin içini dekore ediyoruz.”

Gösterişli bulduğumuz bir avize, tablolarımız, özenle seçilen yemek takımı gibi eşyalarımız. Tüm bunlar tarih öncesinden kalma dev kayaların gördüğü fonksiyonu karşılamakta. Biraz daha açmamız gerekirse tüm bu objeler “Kimliğimize dikilmiş birer anıt aslında.”

Temelde mimari yapıt inşa etme, ortaya koyma arzusunun ardında birçok sebep vardır. Ancak en önemlisi “Başkaları nasıl biri olduğumuzu anlasın, süreç içinde biz de kim olduğumuzu hatırlayalım diye bina inşa ederiz.”

İDEALLER
1575 senesinde Venedik’te Doge Sarayının büyük salonunun tavanına Veronese tarafından görkemli bir yapıt yapması için sipariş verildi. Resimde; adalet, barış, sadakat, zenginlik vb. Venedik değerleri ele alınmıştı. Resme bakıldığında Venedikliler adil, barışçıl, uysal, sadık ve ılımlı bir toplumdu.

İdealize etme ve idealize ederken mimariyi kullanma birçok eserde görülen bir uygulama olarak örneklerini arttırmaktaydı. Palladio Eski Roma mimarisinin cesaret, fedakarlık, düzen ve onur gibi yüce idealleri çok iyi yansıttığını gözlemlemişti, yazdığı kitapta. (Mimari üzerinde dört kitap, 1570) Bu ilkeleri anlatan örneklere yer verilmişti.

Pentre Ifan, M.Ö. 2000

Villa Rotonda muhteşem bir eser olarak hala birçok mimar tarafından bir başyapıt olarak izlenmektedir. Bu eserde Yunan mimarisi ve kültüründen gelen heykeller yapıyı sadece süslemekle kalmamaktaydı. Merkür heykeli ticaretin ve tüccarların koruyucusu ve kurucusu olarak, Jüpiter aile tanrısı olarak; ev sahibine bazı değerleri hatırlatacak, ona idealler konusunda güven verecek hatırlatmalar yapılacaktı. Palladio’nun yolundan daha sonra birçok mimar devam etti. Müşterilerin ideallerini yansıtan birçok eser inşa edildi. Kimi binanın girişine zanaat ve bilgelik tanrıçası Athena heykelinin replikası yerleştiriliyor, kimi binalarda da bahsi geçen yüce erdemleri ve idealleri çağrıştıran resimler ve freskler yapılıyordu.

“Bunlara göre sanatın ve mimarinin amacı hayatın gerçekte nasıl olduğunu göstermek değil, ideal yaşamın nasıl olabileceğine ilişkin bir fikir vermek, böylece mutlu ve erdemli bir insan olmaya biraz daha yaklaşmamızı sağlamaktı. Heykellerin ve binaların en önemli işlevi eskiye oranla daha iyi birer insan olmamıza yardım etmek, en yüce amaçlarımızı mumyalayıp bizim için saklamaktı.”

Sanatı idealize etme kuramı 18. yy.’da Alman felsefesinde Friedrich Schiller tarafından da ele alındı. “İnsanın estetik eğitimi üzerine” (On The Aesthetic Education of Man) adlı eserinde “idealize edilmiş bir yapıttaki kusursuzluğun bize ilham vereceğini” söylüyordu.

Bu ideallerle donatılmış içinde idealleri barındıran yapılar bir anlamda bir depo, bir saklama kabı fonksiyonuna bürünmüştü. Ne zaman ihtiyacımız olsa ondan alabilecek çok şeyimiz olabilirdi. Dinginlik, güç, denge, zarafet gibi kavramları içlerinde barındırabilirlerdi.

“Mimari bizi ne kadar aşıyorsa ona olan saygımız o oranda artar.”

İdealize edilmiş değerlerle yüklü bir sürü bina günümüze kadar yapıldı ve hatta hala yapılmakta, peki bu ne kadar başarılı oldu. Yani bizlere, kullanıcılara ne kadar yol gösterdi? Örneğin adliye saraylarında Themis heykelinin bir elinde terazi, bir elinde kılıç ve gözleri kapalı olması hukukun evrensel ilkelerini, tarafsızlığını, cezanın caydırıcılığını ve bağımsız ve evrensel değerleri idealize etmektedir. Adalet ve düzen tanrıçasıdır. Themis heykelleri ile donatılmış adliye saraylarında; herkes düzgün insanlar olabildi mi, tarafsız kalabildi mi veya cezalar adil dağıtılıp caydırıcı olabildi mi, ne kadar etkili oldu bu heykel dünyadaki adalet ve hukuk işlerinin yürütüldüğü binalarda? Bilmiyoruz. Ancak hala idealize etmek fikri ile donatılı binalar yapılıyor. Özellikle kamu binalarında çok kullanılan bir dil olarak uygulanıyor.

Salt bir takım mimari objelerle, heykellerle, resimlerle, idealizm uygulanmıyor. Bunun yanında genel olarak mimarinin şekillenmesi, dış formun, kabuğun oluşumu, kullanılan malzemeler de bize birçok şey anlatmakta. Örneğin; yatay olarak planlanmış tek katlı, yükseltileri olmayan, ahşap ile çeliğin uyum içinde kullanıldığı, geniş cam yüzeylerin kapladığı, masif duvarları olmayan bir ev hayal edelim. Burada geniş cam yüzeylerin şeffaf mimari ile idealize edildiği değer hiç kuşku yok ki demokrasi, dürüstlük erdemleridir. Yatay mimari, yükseltisiz, tek kata yayılmış olması dinginlik ve olgunluğu temsil eder. Hafif çelik ve ahşap malzeme; kuşkusuz yumuşak karakter ve kavga yanlısı olmayan, naif ruh halinin yansımasıdır.

“İdealize edilmiş yapılar yozlaşmışlığımıza hayal gücünden yoksunluğumuza karşı bir savunmaydı.”

Sanatın tarifine bakacak olursak;

“Kişiyi, giderek de toplumu duygusal, tinsel yönden etkileyebilecek dürtüler sağlama becerisi.”

Sanat yapıtları bizi duygulandırır. Aksi halde sanat yapıtı olamazlardı zaten. Farklı şekillerde etkileniriz sanat yapıtlarından. Çok hüzünlü bir anımızda bu etkileşim daha da artar. Güzel bir eser görünce bizim olsun isteriz; ancak gerçekten ona mı sahip olmak isteriz, yoksa onun taşıdığı özelliklere ve ima ettiği ideallere mi?

Hüzünleniriz; çünkü onlarda sahip olamadığımız değerleri fark ederiz. Bir anlamda sanat yapıtı ayrıca propaganda aracıdır. İçinde gizlediği idealleri bulup çıkarmaya iter bizi ve örnek almaya çağırır.

1707’de Wilhelm Worringer “Soyutlama ve Empati” (Abstraction and Emphaty) isimli makalesinde iki temel sanat akımından söz etmiştir. Ona göre var olmuş bu iki akım soyut ve gerçekçi sanattı. Soyut sanat; simetri, düzen ve geometri içermekteydi; düz, yinelenen biçimler kullanmaktaydılar.

Gerçekçi sanat ise insan yaşamını yansıtmaktaydı. Worringer’e göre uyum, ritim, durağanlık gibi niteliklere sahip soyut sanat, dinginlik arayan adalet ve düzeni bozuk toplumlara iyi geliyor, onlar tarafından tercih ediliyordu. Worringer’in deyişi ile “Dinginliğe büyük gereksinim duyan bireyler” soyut sanata yönelmekteydi. Güvenlikli, hukukun üstünlüğü ön planda olan, yüksek medeniyetin oluşturduğu toplum tam tersi olarak gerçekçi sanat tercih etmektedir. Onların ruhlarına duygusal açlıklarını doyuran gerçekçi sanatın doğal figüratif çalışmaları iyi gelmektedir. Aslında hepimiz sonuç olarak kendi yaşamlarımızda eksik olan nitelikleri taşıyan üsluplara, mimariye veya değerlere ilgi duyarız. Bizim beğenmediğimiz bir nesneyi başkası neden beğenir? Arkasında yatan sebep bizde olan; ama onda olmayan bir eksiklik olabilir mi?

“Bizde eksik olan şeyler değiştikçe zevklerimiz de değişecek, içimizde ancak gölgesi kalmış nitelikleri üzerinde taşıdığına inandığımız yeni yeni üslup seçeneklerine yöneleceğiz.”

Okumaktan zevk duyduğum bu kitap çok fazla bilgi içermesinin yanında mimariye farklı bakmamıza bir imkan sağlıyor.

Kitap tercihlerimde mimariye farklı bakmamıza imkan veren eserleri tercih ediyorum. Sadece mesleki bir okur kitlesi dışında mimariye ilgi duyan her kesimin okumasını arzu ettiğim eserleri seçmeye gayret ediyorum. Mimari çok yüce bir sanat, tarihçesi insanlık tarihine endekslenecek kadar eski. Bizler iyi ve mutlu olabileceğimiz mekânlarda bulunmayı, yaşamayı arzuluyorsak, mimariye de hak ettiği değeri vermeliyiz. Onu yücelten mimarları ve eserlerini takdir edebilmeli ve alkışlayabilmeliyiz. Bu takdir ve beğeni ancak mimarlık kültürünün toplumda yerleşmesi ve çıtasının yükselmesi ile olur. Bu da makaleler, kitaplar, yazılar, konferanslar vb. etkinlikler ve anlatımlar yolu ile sağlanabilir. Ben bu eseri şiddetle tavsiye ediyorum. ■

3. Bölüm KP49’da...
webterra.com.ua

www.yarema.ua

https://yarema.ua