Mutluluğun Mimarisi 3. Bölüm

KP49
KP
 
Mutluluğun Mimarisi
The Architecture of Happiness*
Alain de Botton
3. Bölüm
*Çeviri: Banu Tellioğlu Altuğ, Sel Yayıncılık, 2001
Alain de Botton, Londra

BİNALARIN ERDEMLERİ

Detaylı ve komplike bir tanımlama yapılmayacaksa “Güzel görünen bir mekân nasıl olabilir?” sorusu, çok zorlanmadan cevaplanabilir bir sorudur ve bu konuda bir uzlaşma sağlanabilir. Örneğin şehirsel mekân konuşuyorsak; Venedik, Paris, Roma isimleri üzerinde kolayca uzlaşılabilecek şehirlerdir. Aynı şekilde söz konusu yazlık yerler ise kimse tatilini Nice, Monaco veya Yunan adaları dururken Hamburg’da geçirmek istemez. Peki, iş “Güzel mimari yapıların nasıl olması gerekir?” sorusuna gelince onu nasıl bir bilimsel temele oturtabiliriz. Bu soru bir reçete ile cevaplanabilir mi, yani yazılı kuralları var mıdır? Güzelliğin yasalarını oluşturma çalışmalarına en güzel örneklerden bir tanesi Andrea Palladio’nun “Mimari Üzerine Dört Kitap” (1570) adlı yapıtıdır. Bu yapıt mimari oranlara, sütunlara, kaidelere vb. birçok yapı detayına kurallar getiriyor; nispetleri belli sayılara bağlıyordu. Örneğin; güzel bir evde salon tam orta noktada olmalı, kanatlar onun iki yanına eşit ve simetrik biçimde konumlanmalıydı.

Peki, bu kitaba harfiyen uygun yapılan her şeyin ve tüm kuralların aynen uygulanması ile kusursuz bir yapı yapılabilir miydi? Bu sorunun cevabı: Yapılamayabilir. Çünkü Palladio’nun yapıtlarında, mesela Villa Rotonda’da, yılların getirdiği ve asıl cazibeyi oluşturan yaşlanmış ama onurlu malzemelerin yerini, yeni yapıda gıcır gıcır parlak malzemeler alır. Taze boya ve cila kokusu tüm duygusal bağları öldürür. Yeni yapı zamandan kopuk hali ile çağın idealleri ile tezat durmaktadır. Sahte olduğu her halinden bellidir. Tıpkı döküm kalıptan yeni çıkmış replika bir yunan heykeli gibi durmaktadır. Nasıl ki Palladio’nun yasalarına bağlı uygulamalar yaparak güzel bir yapı yapamayabilirsek; onun yasalarını uygulamadan da güzellikler yaratabiliriz. Doğru oranlarla, ancak yanlış malzemeler kullanılarak yapılan bir mekân herhalde baklava turşusuna benzer.

Doge Sarayı, Venedik

DÜZEN

Düzen tüm mimari yapıların güzelliklerine katkı sağlar. Düzen, mimari disiplinlerin de (elektrik, tesisat, statik, peyzaj vb.) ayrılmaz bir parçasıdır. Düzen, ayrıca istemektir. İstemek ise yaşama arzusudur. Düzen görmek isteyişimiz karmaşık duygulardan kaçmak içindir. Düzenin olduğu yerde sürpriz olmaz. Binalarda ve mimaride düzen bizi mutlu eder. Çünkü önümüze aniden çıkan sürprizler bizi rahatsız eder.

Günümüzde; hayatımız, şehirlerimiz düzensiz ve kargaşadan ibarettir; o yüzden düzen içeren mekânlarda rahat ederiz.

Düzen tek başına olduğunda birlikteliğinde sıkıcılığı da getirir. Muhteşem + muhteşem = sıkıcı denklemi sanırım doğru bir denklemdir. İki muhteşemden bir fevkalade doğmaz; ancak sıkıcı bir şey doğar. Düzen ancak zıttı ile birlikte harmanlandığında değerlidir. Yazarımız örnek olarak San Marco Meydanı’ndan iki örnek vermektedir.

Bunu; gayri nizamın nizamı olarak özetleyebiliriz.

Skogaholm Şatosu

DENGE

Bir başka mimari erdem hiç kuşkusuz dengededir. Sadece mimari bir erdem değil; aynı zamanda insani bir erdem olmalıdır. Eski ile yeni, doğal ile yapay, mütevazi ile fantezi, maskülen ile feminen değerlerin, karşılıklı bir arada harmanlanarak kullanılması iyi eserlerin ortaya çıkmasına neden olur.

İsveç’teki Skogaholm Şatosu farklı özelliklerin bir arada kullanılması ile mimari dengeye güzel bir iç mekân örneği olarak yapılmıştır. Pırıl pırıl mermer veya cilalı parke yer döşemesi olarak kullanılmamıştır. Onun yerine yerde ham ahşap tüm doğal haliyle bir samanlık zemini, bir depo zemini gibi doğal haliyle kaplıdır.

Altın varak süslemelerle yoğun bir zenginlik, lüks ve şaşaa vurgusu yapılması tercih edilmemiştir. Altın varak kullanımı ince çizgilerin dışına çıkmamıştır. Olabilecek en mütevazi halinde kullanılmıştır. Renklendirilmiş duvar panolarıyla, süslemeyi olabilen en asil, aristokrat haliyle duvarlara aplike edilmiştir. Renkler ağırbaşlı, mağrur tonlardadır. Basit; pekala asalet ve incelikle birlikte harmanlanır. İşte bu denge, başarının anahtarıdır.

Mimar Hayreddin, Mostar Köprüsü, Bosna-Hersek, 1566

ZARAFET

“Kendimizden güçlü olan her şeyde bir güzellik buluruz.”

Kitapta örnek olarak Robert Mailart’ın inşa ettiği Salginatobel Köprüsü verilmiştir.

Gücün tarifini yapmam gerekirse; bir şeye muktedir olabilirken, yapabilme yetisine sahipken; yapmama, tevazu gösterme diye tarifleyebilirim. Kabaca güçlü olanın zayıfı dövmeyişi ve tevazu göstermesi… Aslında bu iki örnekte de iki köprü tevazu içindeler. Yapılan işi çok kolaymış gibi gösterme, güçlüğü, zorluğu basite indirgeme erdemi... Tabii ki biz zorluğu görmekteyiz. O yüzden hayranlığımız katlanarak artmaktadır. Büyük usta Sinan’ın öğrencisi Mimar Hayreddin; köprüyü sanki havada asılı tutmuş, zaman durmuş gibi, kütle askıda donmuştur.

Birisi sanki parmağını şaklatacak ve asılı duran köprü yere inecektir. Güzelliğin temellerindeki erdemlerin bir tanesi kuşkusuz zarafettir. Bu zarafeti gücünü göstermeyişinden, alçak gönüllülüğünden almaktadır.

Aynı mimari örneğin edebiyattaki karşılığı başkalarının sayfalarca yaptığı anlatımı iki cümleye sığdırma dehasıdır. Çok basit iki cümle… Ancak o iki cümlenin ardındaki zorluğu bilen bilir. İşte zarafet buradadır, bu da dehanın ve başarının adıdır.

“Ancak zayıflık ve yozlaşma karşısında kendini tehdit altında hissetmeyen bir kültür şefkatin ve inceliğin görünür olmasına izin verebilir.”

TUTARLILIK

Mimaride tutarlı olmak nasıl bir erdem?

Aslında zor bir soru; ancak kişiye indirgersek değişen bir şey olmadığı kanaatindeyim. Yani olduğun gibi görün, göründüğün gibi ol.

Louis Sullivan “Yüksek Yapıların Sanatsal Açıdan Değerlendirilmesi (1896)” adlı yapıtında gökdelenleri tariflemiştir.

Bir bina yüksek bir yapı ise yüksek yapı karakteri taşımalı, söz gelimi iki üç katlı binalar gibi yatay silmelere, yatay hatlara sahip olmamalı. Bu uzun bir insana yatay çizgili pijama giydirmeye benzer. Sonuç; olduğundan çok daha tombul birini görürüz karşımızda.

Salt çizgilerle değildir tutarlılık ilkesinin sağlanması, birçok erdemin hatasız kullanılmasını gerektirir. Örneğin; bir yapıda kullanılan tüm bölümler aynı senfoninin elemanı olmalıdır. Ögelerin toplanması ile bir araya gelen koro veya orkestra olmaz, esirler ordusu olur ve bu esirler ordusundaki her eleman buradan kaçmak ister. Örneğin; modern bir yapı düşünün, dış cephesi tamamen camla kaplı bir yapı… İçeri girince sizi bir yunan heykelinin replikası karşılıyor. Yerlerde Venedik saraylarından zorla getirilip yere serilen mermer döşemelerin taklitleri var. Tavan, Roma tapınaklarını andırıyor. Eklektik bir yapı… Bu tutarlı bir mimari olabilir mi?

Sadece bu değil; tabii ki, yapının yapıldığı yer ile kültür ile uyumu da çok önemlidir.

Bingazi’ye gidince New York gökdeleni, Tokyo’da Bedevi Çadırı formunda yapı tabii ki görmek istemeyiz. Bu da tutarlılık ilkesine aykırıdır. Bir yapının mutlaka ama mutlaka, istisnasız şekilde kendi kültür bağlamını iyi yansıtması zaruridir.

Le Corbusier inşa ettiği yapılara hiçbir yerel ve kırsal özellik katmamakla övünmektedir. Zaten bu türden yapıları “Folklor Geçidi” tanımlaması yaparak kınamaktadır.

Ben bu görüşe katılmıyorum. Katıldığım nokta eklektik tutum ve davranış sergilenmesinin, kötülüğü devşirilmiş mimari elemanlarla yorumsuz taklit binalar yapılmasının feciliğidir. Bu tür yapılar, evet, birer folklor geçididir. Doğru olan yerel değerlerin yorumlanması ile güncel mimari ve malzemelerle eşleştirilerek yöreye ait kültürlerin çağdaş bir yorum olarak hayata geçirilmesidir. Bir kültürün geleneksel özelliklerini içinde barındıracak modern bir yapıt ortaya koymak hiç kolay değildir.

Oscar Niemeyer modern mimarinin en önemli aktörlerinden bir tanesidir ama onun modernizmine bakınca onun tanımlaması ile “Brezilya’nın bembeyaz kumsallarına, yüce dağlarına ve kara tenli gözlerine ne kadar benzer, yakışan binalar yaptığını gözlemleyebiliriz. Bu tamamen yerel ile evrenselin, tarih ile modern çağın bir sentezidir.”

Evet, bir kültürün geleneksel değerlerini içinde barındırabilecek bir mimari ortaya koymak kolay değildir. Çağdaş malzemeler kullanılmalı, ileri teknoloji nimetlerle sınırlar zorlanmalı; ancak atalarımızın mirası olan ilgi çekici temalar mimari ögelerin çağdaş yorumları da gururla üzerlerine aplike edilmelidir. Böylece geçmişimizin güzel değerleri geleceğe, globalleşen dünyaya taşınmış olur. Mimari; ne nostaljiye ne de hafıza kaybına yenik düşmemelidir.

Le Corbusier, Geleceğin Şehri Shinning City, Paris, 1922

KENDİNİ TANIMA

Paris, kuşkusuz hepimizin üzerinde uzlaşarak, dünyanın güzel ve romantik şehirler sıralamasında üst sıralardan girecek bir şehirdir. Peki, öyleyse Le Corbusier neden bu şehrin bir bölümünü ortadan kaldırıp yerine tek tip gökdelenler dikili bir alan yaratmak istemiş? Tüm tarihi binalar, sokaklar ve dokusu ile ortadan kaldırılıp adeta kazınıp yerine gökdelen blokların yapımı ve buna da ışıldayan şehir gibi bir isimle anılması planını yapmış.

“Le Corbusier’yi maketi üzerine eğilmiş projesini iş adamlarına, belediye meclis üyelerine anlatırken gösteren fotoğraf. Fotoğraflarda Le Corbusier’nin kuyruğu ve boynuzları gözükmüyordu…” Bu çılgınca plan, tarih bilincine indirilecek bu darbe, “20. yy.’ın en zeki ve ünlü mimarı” tarafından planlanmıştı; yani alıştığımız üzere bir siyasetçi tarafından değil.

Biz bu tür eğilimlere genellikle siyasi ve belediyelerin kadroları tarafından yatkınlık ve istek duyulmasına alıştık. Mimari ve entelektüel çevrelerin ise karşı durması üzerinedir alışkanlığımız. Bir mimarın bu tür yaklaşımda olmasının mutlaka bir sebebi olmalı. 1800’lü yılların sonları ve 1900’lü yılların başları tüm Avrupa için, bizlerin 1970’lere tarihleyebileceğimiz köyden kente göç gibi ve endüstri devriminin getirdiği sorunlarla boğuşma veya tanışma yılları olmuştur. Kentler üzerinde barındırdıkları kalabalıkların üç beş misli, kent kültüründen bihaber ve tırpanlarını bırakma kararlılığındaki kalabalıkla karşılaşmışlardır. Kentler mevcut yataklarından; yani tarih içindeki genişlemelerinin geldiği en son nokta olan surlarla çevrili sınırlarından taşmaktadır, şehirleşme yoluna girmektedirler. Le Corbusier; bu kalabalığı barındırma ve aynı zamanda sıhhi ortamlarda da yaşatma arzusu ile böyle bir planlamaya gitmiştir. Kent içine doluşmuş, aynı zamanda üst üste istiflenmiş halde olmasına rağmen sınırlar dışına da taşmış olan kalabalıklara modern olarak isimlendirildiği yaşam alanları planlamış, bunu yaparken de tarihi şehri yıkmaktan çekinmemiş. Ancak bu planı kabul görmemiş ve Paris büyük bir yıkımdan kurtulmuş. Bugün bu düşüncesinin ne kadar yanlış olduğu sanırız iyice ortaya çıkmıştır. Birazcık benzetme yaparsak, kuşkusuz tam örneği olmayacak; ancak Beyoğlu’nu yıkıp yerine Ataköy bloklarını koymak gibi… Günümüzde UNESCO ve birçok aklı başında mimar ve entelektüel tarihi kurtarmakla meşgul. Tarihi çevreler ve binalar aslında bizler için hatırlanması gerekli erdemlerin de saklandığı birer depo işlevi görmekte. Gerektiği an bakıp hatırlamamız için durmaları ve korunmaları zaruri. Şu soruyu kendimize sormamız gerekiyor: Boş yeşil alanların içinde tek başına dikilmiş, içinde kimsenin kimseyi tanımadığı, neredeyse bir köy kalabalığını barındıran kulelerde mi yaşamak isteriz; yoksa bakkalı, manavı, esnafı, dar sokakları, iki en fazla üç katlı olan geleneksel bozulmamış evleri olan, Kuzguncuk misali insani sokak ölçeğinde mi yaşamak isteriz?

TOPRAĞIN VAAT ETTİKLERİ

Mimariyi diğer sanat veya mesleki dallardan ayıran bir temel özellik var: Yapılan hatanın sürekli gözümüzün önünde ve görmezden gelemeyecek ölçüde olması… Bir edebi eser başarısız ve kötü ise unutulur ve kapağını kimse açmaz. Bir resim veya heykel için de aynı son söz konusu. Sinema veya tiyatro eserleri gibi örneklerini arttırabileceğimiz birçok alanda durum aynı. Sanat dışında kaybedilmiş bir dava veya hatalı bir diş dolgusu gibi örnekler çok göz önünde olan şeyler olamazlar. Ancak mimari öyle değildir. Bir kere iş makinaları çalışınca, yeşilin ve bakir çimenlerin üzerinde dozerler çıkıp ağaçlar devrilmeye başlayınca, içimizde bir şey cız eder; bir hüzün kaplar yüreğimizi. Kutsal bir şeye saygısızlık gibidir sanki yapılan. Kültür; yani bilme ve yapma çok önemli bir değerdir toplumlar için. Kültürü belli standartlara gelmiş toplumların mimarisi de o standarda çıkmış, ulaşabileceği yüksek yerlere ulaşmıştır. Hangi duygularımıza odaklanacağımıza, hangi duygularımıza değer atfedeceğimize karar vermemizi sağlayan erkimize kültür diyorsak; kültür birikimimiz bizi yanlışlıklardan uzak tutar. Doğrulara ulaşma sürecinde, pozitif kararlar vermemize ve seçimler yapmamıza yardım eder. Hatasız seçim yapabilmek için tüm seçeneklerin de irdelenmesi zaruridir.

“Bakir topraklar üzerine yaptığımız evler bu toprakların sunduğu güzellikten daha fazlasını sunabilmeli bize. Mutluluğun ne olduğunu en kusursuz biçimde, en ustaca anlatabilen binalar inşa etmeliyiz. Hiç değilse bu kadarını borçluyuz üzerine binalar dikerek yok ettiğimiz kırlara, ağaçlara, solucanlara.”

Kitap tercihlerimde mimariye farklı bakmamıza olanak sağlayan eserleri tercih ediyorum. Sadece mesleki bir okur kitlesi dışında mimariye ilgi duyan her kesimin okumasını arzu ettiğim eserleri seçmeye de gayret ediyorum. Mimari çok yüce bir sanat, tarihçesi insanlık tarihine endekslenecek kadar eski. Bizler iyi ve mutlu olabileceğimiz mekânlarda bulunmayı, yaşamayı arzuluyorsak, mimariye de hak ettiği değeri vermeliyiz. Onu yücelten mimarları ve eserlerini takdir edebilmeli ve alkışlayabilmeliyiz. Bu takdir ve beğeni ancak mimarlık kültürünün toplumda yerleşmesi ve çıtasının yükselmesi ile olur. Bu da makaleler, kitaplar, yazılar, konferanslar vb. etkinlikler ve anlatımlar yolu ile sağlanabilir.

“Mutluluğun Mimarisi” okumaktan çok zevk duyduğum bir kitap oldu. Çok fazla bilgi içermesinin yanında mimariye farklı bakmamıza da olanak sağlıyor. Okunmasını şiddetle tavsiye ediyorum. ■
eurobud.com.ua/metallocherepitsa-ruukki-dekorrej/

eurobud.com.ua

https://eurobud.com.ua