Özbekistan Gezi Notları

KP42
Mehpare EVRENOL


Registan Meydanı enteresandı çünkü birçok meydanı hükümet binaları oluşturur ama burada meydanı belirleyen medreselerdi. Zamanında çok yükselmiş olan bilim ve ilmin kaynağı da bu olsa gerek. Gezimiz sırasında çok sayıda medrese görmek, bilime nasıl önem verildiğini de düşündürdü. Binalar insanın kendini bu meydana teslim etmesini öngörecek kadar haşmetli ama bir yandan da renkleriyle, tatlarıyla, incecik dekorasyonlarıyla çok insani. Ezici veya korkutucu bir üstünlük sergilemiyor.


Giderken...

Sovyetler Birliği henüz çok kapalı bir coğrafyayken bir fotoğrafta Semerkand’daki üçlü medrese külliyesinin giriş kapılarının ve fasatların oluşturduğu Registan Meydanı’nı görmüştüm. Çocukluğumda dedemin anlattığı, kısmen ‘1001 Gece Masalları’ ile ‘Yunan Mitologyası’nın karışımı bir takım masalların bana hissettirdiği büyüyü gördüm sanki o fotoğrafta. Hayalimde oraları kendi gözümle görme düşüncesi hep vardı. Bu hayalimi gerçekleştirme fikri geliştikçe araştırmaya başladığımda, bu kültürün etkilerinin İpek Yolu üzerinden Kuzey Hindistan, İran, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’ya yayıldığını fark ettim. Mimarisi Selçuklu üzerinden Anadolu’ya, bazı yönleri Endülüs’e kadar uzanmış. Müthiş seramik işçiliği İspanya’ya kadar taşınmış. Bu kültürün temeli ise Özbekistan’da zamanın donduğu ve Ortaçağ’da kalmış hissi veren mekânlarda yaşamaya devam ediyor. Hiva’dan başlayan bu kültürel izlerle çeşitli Özbek şehirlerinde devam eden Semerkand’ın güzelim Registan’ında son bulan bir gezi hep hayalimi süslemişti.

Hiva böyle bir serüvene başlamak için enteresan bir nokta çünkü hakikaten bütün dış surlarıyla, ikinci kat iç surlarıyla, içindeki alanlarıyla korunmuş. Fazlaca gerçeğe yakın restore edildiği için biraz da insanı şaşırtıyor. Zannederim Sovyet döneminde şehrin müthiş eskide kalmışlığı fark ediliyor ve böylece 1967 yılında Hiva müze şehir oluyor. Hatta şöyle bir anekdot anlatılıyor: Şehirde o dönem 2 bin kadar aile yaşıyor. Bu aileleri Hiva’nın dışına çıkarıyorlar. Şehrin içi tamamen restore ediliyor ve bu 2 bin ailenin orada yaşamaya devam etmeleri sağlanıyor. Sayının artmaması için de önlem alınıyor. Bu bana çok enteresan geldi. Başka bir yerde böyle sınırlandırılmış bir tarih, bir şehir, nüfus görmedim. Almanya’da veya Fransa’da da yaşayan tarihi şehirler var ama bu şekilde sınırlar içerisinde değiller. Hiva sürekli kontrol altında. Her konuda baskıcı olan Sovyet yönetiminin, sanatı korumaya sıra geldiğinde iyi neticeler veren yöntemleriyle burada bazı değerleri korumuş olması Hiva’nın hakiki bir Ortaçağ şehri olarak varlığını sürdürmesini sağlamış. Şehrin özel bir büyüsü var, Ortaçağ’da takılıp kalmış gibi, hakikaten Ortaçağ’ı yaşamak gibi.

Hiva hakikaten bir tiyatro sahnesi yani Ortaçağ’dan kalmış şehri mümkün mertebe korumuşlar. Sıfıra yakın restore etmişler bu yüzden bir tarihi orada yaşarcasına bir tiyatro sahnesi… Sadece binaları ortamı değil insanların yaşam şeklini de dondurmaya çalışmışlar. Öğrenciler medresede eğitim görüyor mesela.

Hiva’daki yapıları 1970’lerde öylesine yenilemişler ki, neredeyse eski hallerine getirebilmişler. Kolonlar çok ince zarif oymalarla yapılmış; altı kalın üste doğru incelen yekpare ahşap. Camilerin, medreselerin, sarayların iç avlularına bakan odalar var. Yüksek tavanlı bu odalar uyumak için. Bu şekilde sıcaktan korunuyorlar. Çok sert bir kara iklimi hakim. İç avlunun etrafında çepeçevre kolonlu açık odalar yer alıyor. Yaşam kısmen dışta kısmen içte cereyan ediyor. Bu yüzden meydanlardan ve sokaklardan girilen iç avlularda yaşamın zengin olduğu bir hayat var.

Restorasyonda eski ve yeni gayet karmaşık, hangi döneme ait olduğu anlaşılamıyor. Pişmiş toprak ve arada kullandıkları malzemelerle olağanüstü bir doku ve sağlamlık da elde etmişler. Ben bunu ileriye atılmış çok anlamlı bir adım olarak görüyorum. Bir yandan geleneğe sahipken bir yandan da ufak bir fark getirmiş, çok güzel bir dokunuş.

Anadolu’da gördüğümüz her şeyin orijinali, kökeni burada ve bizim yapılarımızdaki birçok elemanın nasıl Orta Asya’dan taşınmış olduğunun delilleri açıkça görülebiliyor. Çok iyi tanıdığımız, pencerenin arkasındaki korunmuş dışarıya bakışlar diye tanımlayabileceğimiz kündekarilerimiz, girişleri süsleyen mukarnaslarımız burada her yerde karşımıza çıkıyor. Yapıların plan kurgusu çok özgün, bu kurguyu biz Anadolu’ya taşımamışız. Bu denli açık mekânların arkasında avlular, avluların arkasında kapalı mekânlar şeklindeki yapılanmayı Moğol İmparatorluğu Kuzey Hindistan’a taşımış örneğin. Bunun çok daha rafine bir şekli Kuzey Afrika’da var ama Anadolu’da daha çok kapalı mekânlara dönüşmüş. Oysa Özbek şehirlerindeki yapılarda açık ve kapalı alanlar yarı yarıya konumlanmış.

Çok sayıda farklı farklı renklerin kullanıldığı, kendi içinde renklerde belli bir saf gözetilen, geçişlerin belli bir tonda tutulması nedeniyle çok karmaşık desenler göz yormuyor. Çok zengin, ince ince işlenmiş doku oluşturuyorlar ve bence iç mimarilerindeki tezyinatlarında en önemli girdi bu. Bir süre sonra bu süslemeleri, desenleri siz el emeğinin yoğun olduğu tek renk, tek doku olarak algılamaya başlıyorsunuz.

Hiva...

© Mehpare Evrenol

Esas materyal her tarafa bütün peyzaja hakim olan o toprak rengi. Toprak rengiyle, pişmiş tuğlalardan yapılan, birçoğu kubbeyle bitirilmiş kale planlı binalar. Selçuklu mimarisine baz teşkil etmiş olan dıştan gayet normal, içte de çok desenli ve renkli mavinin hakim olduğu o pişmiş seramiklerle yapılmış desenler ve bitmez tükenmez güzelim kuleler. Hepsini bir senfoni gibi Hiva’da çok zengin bir şekilde görüyoruz.

Bizde kubbelerde boyamalar, tezyinat vardır. Burada kubbelerin içi bile seramik süslemelerle kaplanmış. Bu dekorasyon sanatı hakkında şunu söylemek istiyorum: Çok sayıda farklı farklı renklerin kullanıldığı, kendi içinde renklerde belli bir saf gözetilen, geçişlerin belli bir tonda tutulması nedeniyle çok karmaşık desenler göz yormuyor. Çok zengin, ince ince işlenmiş doku oluşturuyorlar ve bence iç mimarilerindeki tezyinatlarında en önemli girdi bu. Bir süre sonra bu süslemeleri, desenleri siz el emeğinin yoğun olduğu tek renk, tek doku olarak algılamaya başlıyorsunuz. Düz bir duvarın üstünde panolar halinde bir bezeme yaptığınız zaman dikkat çekici olur ve tek tek panoları görürsünüz. Burada fon yok tamamı desenle bezeli olduğu için göz yormuyor. Renk birbirinin tekrarı olduğu için bir renk cümbüşü yok tam tersine renk sükuneti var. Bizim seramiklerimizde farklı farklı renkler vardır. O yüzden çok yoğun kullanım yerine daha sade süslemeler ortaya çıkar.

İmam Buhari Türbesi ©Mehpare Evrenol

İmam Buhari Türbesi ©Mehpare Evrenol



Buhara...

Hiva’dan farklı olarak, geçmişte takılıp kalmamış, yaşayan ama tarihi eserleri korunmuş bir şehir Buhara. Önemli bir ilim merkezi olmuş geçmişte. Müslümanlık açısından şöyle bir önemi de var: Peygamber’in hadislerini toplayan İslam bilgini İmam Buhari orada yaşamış. Peygamber’in hadisleri Buhara’da yaşamış bu din bilginine refere ediliyor. Ben onun türbesinin mimarisini olağanüstü buldum, çok beğendim. Bir başka anıt mezar da Doğu Rönesansı’nı başlattığı söylenen Samani Hanedan’ından İsmail Samani için yapılmış olan. Bir yapı, bir mimari ancak bu kadar sade ve ancak bu kadar zengin olabilir. Çok sade bir mimari dört kolonla taşınan dümdüz bir kare ve bir çatı örtüsü fakat kendi içinde olanca zarafetiyle bu tuğla paternleriyle örülmüş. Tamamen pişmiş tuğladan yapılmış olan bu yapı gerçekten de Orta Asya’nın incilerinden. Yapım şekli ve o dönemde henüz kullanılmaya başlamış olan pişmiş tuğla malzemesi ile kendi klasmanındaki mimari biçimin öncüsü olmuş. Türbeler arasında bariz bir biçim farkı var: Arapça “üstü kubbe ile örtülü mezar”, Farsça “çatısı kubbe şeklinde olan yapı” anlamına geliyor. Üzeri piramit ya da koni biçimli olanlarına “kümbet” deniliyor. Biçimsel olarak türbe “kubbeli kare”, kümbet ise “kulesel mezar” olarak adlandırılıyor. Kümbet, türbeye göre daha geç bir dönemde, 11. ve 12. yüzyıllarda ortaya çıkıyor. İsmail Samani Türbesi, kubbeli karenin en dikkat çekici örneği olmasının yanı sıra, Kubbetü’s Süleybiye’den sonra en eski türbe olarak biliniyor.

Çok sayıda medrese olduğu dikkatimi çekti, her tarafta cami değil medrese var. Yani bir zamanlar ilim, irfan buralardan yayılmış. Buranın bu şekilde bir merkez olmasının esas sebebi de fevkalade ilim irfan peşinde olmuş olmaları.

Buhara’nın en önemli eseri olarak ‘Ak’ adını verdikleri İç Kale’leri var. Hakikaten çok müthiş bir eser olan bu İç Kale’nin tarihinin M.Ö 4. yüzyıla kadar gittiği düşünülüyor. Buraya gelen bütün medeniyetlere ev sahipliği yapmış, çeşitli zamanlarda restore edilmiş olmasına rağmen epeyce alanı bugüne kadar ulaşmış.

Buhara’da bir de kapalı çarşı var ve her tarafında kendi işlerini sergiliyorlar. Birbirlerine yakın, birinden diğerine sürekli gölgede kalarak geçiyorsunuz. Şiddetli sıcaklardan bu şekilde korunuyorlar. Kış süreleri çok kısıtlı o yüzden dışı gösterişli mekânlar yapıyorlar ve her tarafa su koyuyorlar. O suyun buharlaşmasıyla beraber biraz nefes alma şansı buluyorlar.

İsmail Samani Türbesi

Bir yapı, bir mimari ancak bu kadar sade ve ancak bu kadar zengin olabilir. Çok sade bir mimari; dört kolonla taşınan dümdüz bir kare ve bir çatı örtüsü fakat kendi içinde olanca zarafetiyle bu tuğla paternleriyle örülmüş. Tamamen pişmiş tuğladan yapılmış olan bu yapı gerçekten de Orta Asya’nın incilerinden. Yapım şekli ve o dönemde henüz kullanılmaya başlamış olan pişmiş tuğla malzemesi ile kendi klasmanındaki mimari biçimin öncüsü olmuş.

Semerkand...


Çocukluğumuzda masallar Semerkand, Buhara ve Bağdat’da geçerdi. Tarihin en zengin ve gizemli şehirleri olarak ünlenmiş olan bu şehirlerde dolaşmak apayrı bir keyifti. 1001 Gece Masalları’nın içinde olmak gibiydi. 9. Yüzyılda Firdevsi’nin eserlerinde Efrasiyab adında bir şehir var. Efrasiyab, çok güçlü edebiyatı olan İranlılardan bize geldiği ve bilinen en eski şehirlerden biri olduğu için adı hep masallarda geçeiyor. Semerkand Efrasiyab’ın more gibi.

Semerkand’da insanı bir kere daha şaşırtan konu Büyük İskender’in de geldiği bir yer olması. Bize küçük gelen bu kürenin üzerinde sağa sola gittikçe o günkü şartlarda İskender’in nereden nereye gelmiş olduğu hakikaten hayret verici bir bilgi olarak ortaya çıkıyor.

Timur ve Oğullarının anıt mezarı

Semerkand yolunda beni derinden etkileyen bir yapıya uğrayarak geçtik. O da Timur’un ölen oğulları için yaptırdığı bir anıt. Tamamlanamamış ve kısmen çok büyük olsun diye yapmaya çalıştığı için de yıkılmış bir mozole binası aslında. Cengiz Han Orta Asya’da korkunç bir hükümdar olarak görünse de Timur’un da insan telefatı konusunda ondan pek bir farkı yok. Timur ilk oğlunu kaybettiğinde 1376 yılında Cihangir Türbesi’ni yaptırıp kendi doğum yeri olan Şehrişebz’e getiriyor. İkinci oğlunun ölümünden sonra yapıyı biraz daha yükseltiyor. Daha sonra kendi için daha da yükseltmeye kalkıştığı esnada ise çöküyor. Bir yıkıntı halinde kalmasına rağmen yine de kalıntıları çok enteresan.

Her yer birbirinin tekrarı olduğu ve 10 gündür mimari zemine doyduğum için Semerkand’da asrın şahikası olan Registan meydanına geldiğimde burayı ne kadar keyifle seyretsem de “aslında yola buradan başlamalıymışım” dedim kendime. Tabi Hiva’dan başlayarak bu kültürün kalbine ve otantik haline inmiş oluyorsunuz. Belki doğru bir yaklaşımdı ama Semerkand’daki o buruk keyfimi hiç unutamayacağım.
Semerkand’ın Registan meydanı çok özel. Ben Semerkand’da sadece Registan meydanını yaşamak istiyordum. Registan meydanının üç tarafı yapılarla sınırlanmış, bir tarafiı açık. Bir tarafından havuzuyla beraber Bala Havuz Camisi var. Bir tarafında da iç kale yer alıyor. Hiva’daki binalara çok benziyor. Hep aynı tarz kullanılmış daha sonra adam akıllı restorasyonlar görmüş. Bizim de çok tarihi eserlerimiz var ama tarihi eserlerle iç içe yaşamanın çok daha dışında buradaki ruh. Meydanın etrafındaki peyzaj da aslında çok hoşuma gitti. Çok sade, çok sakin her türlü yüksek yapı ve hatta ağaç kalabalığından uzak. Peyzaj sizi yaklaşacağınız yere hazırlıyor. Ben burada yaşayan insanların hakikaten çok korunmuş ve fazlaca değişikliğe uğramamış kendi ortamlarında yaşamlarını sürdürdüklerini gözlemledim.

© Mehpare Evrenol

Registan Meydanı...

Registan meydanı enteresandı çünkü birçok meydanı hükümet binaları oluşturur ama burada meydanı belirleyen medreselerdi. Zamanında çok yükselmiş olan bilim ve ilmin kaynağı da bu olsa gerek. Gezimiz sırasında çok sayıda medrese görmek, bilime nasıl önem verildiğini de düşündürdü. Binalar insanın kendini bu meydana teslim etmesini öngörecek kadar haşmetli ama bir yandan da renkleriyle, tatlarıyla, incecik dekorasyonlarıyla çok insani. Ezici veya korkutucu bir üstünlük sergilemiyor. Huşu duyuyorsunuz. Bazı binalar sizi ezer. Özellikle 20. yüzyılın ilk yarısında Nazi döneminde yapılmış binalar böyledir. Hatta Türkiye’de de yansımaları vardır. Bu ‘robust’ mimariler ezici bir üstünlük sergiler. Örneğin, Akropol’deki o müthiş mimariler. Onların insana kendini küçük hissettiren bir tarafı vardır. Ama burada dünyanın bir noktasında durduğunuzu hissettiren ama insanlığa da önem veren bir duruş var.

Semerkand’da sadece oraya odaklı olarak gittiğim Registan Meydanı inşaat halindeydi ve giriş yasaktı. Çevrede bariyerler vardı ve kenarlarda mühendisler dolaşıyordu. Registan Meydanı’nı oluşturan iki adet medreseye ulaşılabiliyor üçüncüsüne hiç ulaşılamıyor bir durumdaydı, meydana hiç girilemiyordu. Ben buraya gelip de o meydana inemeyeceğimi kabul edemedim bir türlü. Uzun uzun düşündükten sonra elime bir metre aldım, açık renk saçım görünmesin diye kafamı da sardım ve o bariyeri aştım. Registan Meydanı’nda dolaşmaya başladım. Daha sonra “Ne arıyorsunuz burada?” diye yanıma birisi geldi. Mimar olduğumu ve Türkiye’den geldiğimi söylediğimde de çok anlayışlı davrandı ve benimle birlikte gezdi. Bir emniyet görevlisi gelip beni oradan çıkarana kadar bir sürveyan eşliğinde gezmiş oldum.

Seyahatimizin sonunu Uluğ Bey’in Gözlemevinin ve gökbilim çalışmalarının yapıldığı yerde bitirdik. Uluğ Bey benim çok takdir ettiğim bir bilgin onunla Semerkand’da karşılaşacağımı nedense düşünmemişim. O kadar çok mimariye endekslenmişim ki onun bir takım gözlem evleri ve bu gözlemlerde kullanılmak üzere tasarladığı aletlerle burada karşılaşmak benim için çok zengin bir deneyim oldu.

Yaşam...

Teknolojik bazı imkanları var ama örneğin kablosuz bağlantı henüz söz konusu değil. Bu gibi bazı zorluklar çekmelerine rağmen kendilerine yetecek her şeye de sahipler. Ben şunu gördüm: Yeteri kadar kalabalık değiller ve eskiye karşı istilacı değiller. Bizim şu an yaşamakta olduğumuz İstanbul ve Ege yüzyıllardır göç alıyor ve farklı kültürlerle karşılaşıyor. Bu sebeple de mevcut kültür tahrip ediliyor. Halbuki o bölgede bu şekilde bir göç ve de istila dalgası yaşanmamış. Cengiz ve Timur gelip şehirleri yıkıp gitmişler veyahut da İran, Sovyetler Birliği gelmiş. Sovyetler Birliği mevcuda, tarihe karşı korumacı olduğu için, sanata saygısı olduğu için eserler korunmuş ve bu şekilde kültür şokları da yaşamamışlar. Çevrede yeni yapılanmalar olsa da bunlar hiçbir zaman şehrin otantik bölgelerine bir hücum şeklinde yapılmadığı için kültürün özü iyi bir şekilde muhafaza edilmiş yani hem fiziki çevre var hem insan yaşamı var. Bundan sonrasının ne olacağı ise apayrı bir soru.

Mimaride ve eserlerde, aynı olmakla korunmuş kültür yaşamın diğer alanlarında da kendini gösteriyor. Uzun yıllardır devam ettirdikleri bir yemek kültürü var örneğin. Yüzyıllardır aynı tarzda ekmek yaptıklarını düşünüyorum. Hep aynı kalmış ama tadı çok güzel. Yemek mekânında üst tarafa dizilerek ve bildiğimiz sedirlerin üstüne bir de alçak masalarını koyarak oturuyor ve yemek yiyorlar. Coğrafyada görülen sadelik gibi, yaşamlarındaki gibi, yemekleri de sade. Medeniyet çok geliştikçe tatların çok çeşitlendiğine ve bir yemek için çok çeşitli soslar yapıldığına şahit oldum ancak burada öyle bir kültür gelişmemiş. Daha rafine bir yemek kültürü bulmadığıma çok şaşırdım.

© Mehpare Evrenol

Mimari de dahil olmak üzere çok fazla zanaat seviyesinde kalmışlar. Çok ince işçiliğe sanat diyoruz ama orada aslında zanaat var daha ziyade. Yaratıcılıkta zanaate sığınıyorlar ve bir takım formlarını çalışmalarını anlatımlarını daha ileri götürüyorlar.

Kendi şarkılarına çok düşkün olmalarına rağmen müzik anlayışları ve performans sanatları daha emekleme devrinde. Her tarafta az sayıda kendi otantik eşyalarını satan Özbekler var. Geçim kaynakları bu, çok kısıtlı imkanlarla yaşıyorlar. Saçı açık renkte olan ve dışarıdan gelen insanları hala büyük bir hevesle karşılıyorlar. Çok fazla yabancının girip çıktığı yerler olmadığı için kendi içine kapalı bir bölge yani Orta Asya’da olduğunuzu fark ediyorsunuz. Orta Asya dünyanın öteki kısımlarından izole bir yer.

© Mehpare Evrenol




Restorasyon...

Şehirler farklı zamanlarda farklı fikirlerle restore edilmiş. Restorasyonda ana yaklaşım restore edilen bölümün ayrışmasıdır. Burada tam tersi eski ve yeni birbirine geçmiş. Renkleri değiştirerek veya modern malzemeyle sunarak eskiyi bize daha net gösterebilirlerdi ancak iyi ki yapmamışlar. Restorasyondaki bu yaklaşımı çok hoş buldum çünkü hakikaten yapıların bütünlüğünü ve bütün hisleri daha iyi aktarıyor.

Nüfus artışı olmadığı için restorasyon dışında yeni etkenler yok. Etrafta binalar yok. Daracık sokaklar eski haliyle kalmış, tahrip edilmemişler. Karşısına oturup keyifle seyrederek çayınızı içebileceğiniz bir resim olarak karşınızda duruyorlar.

© Mehpare Evrenol

Yansımalar...

Özbekistan’a mimari heveslerimin peşinden gitmedim aslında. Mimar olmayı bile düşünmemiş olduğum zamanlarda, çocukluğumda gördüğüm bir fotoğrafın etkisiyle gittiğim bir yer oldu. Çok materyalist, programlı İstanbul’daki iş hayatımızın içinde uykuya daldım. Orada bir rüya gördüm ve uyandım. Gittiğim yerler bizim alışageldiğimiz şehirlerden çok farklıydı. Ne yüksek apartmanlar, ne AVM’ler vardı. Hiva’dan Buhara’ya aşağı yukarı 8 saat steplerden gittik. 8 saat süresince hiç değişmeyen step manzarasından herkes çok sıkıldı. Ben de sıkıldım ama sonra iyi ki bunu yaşadık diye düşündüm. Orta Asya stepleri işte bu ve bu sayede bu şehirlerin nasıl bir ‘vaha’ olduğunu anlayabiliyorsunuz. Çöllerin ve steplerin ortasındaki vahaları kavrayarak İpek Yolu’nu aşan kervanların hissiyatını çok uzaktan da olsa bir nebze anlayabildiğimi düşünüyorum.

Doluluk ve boşluk mekân kurgusu olarak da yaşam kurgusu olarak da herhalde gerçeğin ta kendisi. Benim o boş step alanarında oradan oraya gittiğimiz o yolculuğumuz boyunca herhalde vardığım noktayı daha başka türlü hissetmeme de neden olduğuna göre müziği tanımlayan es’ler gibi bir anlam olsa gerek arkasında.

Hiva’da Buhara’da, Semerkan’da her tarafta aynı fasat var. Dışarıda düzgün dikdörtgenler, sivri kemerler ve her seferinde bunların tekrar edilişleri. Hatta çok enteresan mimari bir detay var: Kemerin alt tarafında, tam 45 dereceye oturan ve burada gayet zor bir geometriyle içeriye dönüp yukardaki karşıdan gelenle kavuşan bir detay var ki ben bunu çizmeye kalksam zorlanacağımı düşünüyorum. Yüzyıllar boyunca yenilik peşinde koşmak yerine, olanı mükemmelleştirmeye doğru gitmişler. Batı medeniyetinin Ortaçağ’dan sonra devamlı yeni arayışlar içinde olmasının aksine burada mevcudu koruyarak daha ileriye götürme fikri var.

© Mehpare Evrenol

En son beni fena halde hakikate çağıran konu uçağa bindikten sonra Aral Gölü’ne Hazar Denizi’ne doğru uçmaktı. Her tarafınızın çölleştiğini nasıl o Mavera-ün Nehir’in yok olduğunu görmek çok üzücüydü; çevre felaketinin büyüğü yaşanıyor orada. Ve uykudan uyandık, rüya bitti. İstanbul’a indik koca koca binalarımızın arasına yürüdük.

Aslında her gittiğim yerde bana bir takım fikri dönüşler oluyor. Galiba burada en çok beni etkileyen konu bu topraktan yapılmış tuğlalarla yani doğal malzemeyi kullanarak inşa edilmiş yapılar oldu. Uzaktan baktığınızda tamamıyla çöle ve toprağa karışmış gibi duran steplerdeki yerleşim alanları. Görmek için hakikaten dikkatli ve doğru bakmanız gerek. ■
kinder-style.com.ua

https://kinder-style.com.ua

www.kinder-style.com.ua