Prag Gezi Notları

Çağla AKYÜREK ELMAS
Prag, kelimenin tam anlamıyla bir masal kent.Bozulmamış tarihi Art Nouveau, Barok, Rönesans yapıları arasında gezerken, sanki zaman makinesine binip farklı bir zamana ulaşmışım gibi gerçeküstü hissettiğim bir kent. Bu büyülü, dört bir yana uzanmış Arnavut kaldırımlı caddelerde yürürken, kentin bunlardan çok daha fazlası olduğunu hissettim. Kültür - sanatla dolu dolu ama bir yandan da buram buram aşk kokan bir kent Prag…

Prag, bir aşk şehri. Prag’ın mimarisini anlatmayacağım ben bu yazıda. "Bir mimar, mimari tarzları, şehircilik prensipleri, binaların oranı, birbiri içine akan mekânları, meydanları, daracık sokakları ile şehri tanımlar" dediğinizi duyar gibi oluyorum.

Ama yok, bu defa aşktan bahsedeceğim ben bu cezbedici şehirde. Aşkın bin bir halini, binalarda, kulelerde, çanlarda, heykellerde,bozulmamış sokaklarında, sanatında yansımış hallerini anlatacağım. Zannetmeyin ki Prag’a sevdiğimle gittim ben. Bilakis, yalnızım. Yalnızken bile burnuma buram buram kokan aşkı ve aşkı her yerinde yansıtan bu şehri tarifleyeceğim ben.

Yazıma Franz Kafka’dan bir aforizmayla başlayacağım:

“Sonsuzluğun yolunda nasıl böylesine kolayca ilerlediğine şaşıran birisi vardı; o aslında bayırdan aşağıya hızla yuvarlanıyordu.”

Yaşamın zorluklarıyla karşılaştıktan sonra bayırdan aşağı yuvarlanan kişi ben miydim bilemeyeceğim ama Prag’a ayak basar basmaz kendimi şehri keşfe hazır buldum. Prag dışarıda, onu keşfetmem, onu hissetmem için beni bekliyordu. İlk önce, her çağda dikkatleri üzerine toplamış olan Astronomi Saati’ni görmeye gittim. Bu tarihi saat, eski şehir meydanında yer alıyor. Astronomi saati sadece bugünün zamanının bilgisini vermekle kalmıyor, aynı zamanda astrolojik simgelerin hareketleriyle dünyanın etrafındaki gezegenlerin, güneş ve ayın konumlarını da belirtiyor. Her saat başı, gong çalarken açılan pencerelerinden bir resmi geçit başlıyor, saatperformansını sergiliyor. Saatin üzerinde 4 figür bulunuyor: Kibir, açgözlülük, ölüm, şehvet. Yaşamda temsil edilen her şey bir figür olarak geçiyor önümden… İyilik, kötülük, kıskançlık, hırs, sevgi, nefret…

Prag âşık sanatçıların eserleriyle dolu. Onların ve aşkın izlerini sürüyorum kentin her yerinde.

Prag’da Franz Kafka’dan bahsetmemek olmaz. Kafka (1883 – 1924) Yahudi tüccar bir aileden gelen, Almancaya da hâkim olan bir yazar.

Kafka’nın aşklarına, kadınlarla olan ilişkilerine baktığımda en önemli noktada,büyük aşkı Felice Bauer’e yazdığı mektuplar durmakta. Kafka, Felice ile iki kez nişanlanmış ama bir türlü evlenememişler. Bu ilişkiden geriye 500'ün üzerinde mektup kalmış. Bu mektuplar iki insanın duygusal ilişkilerinin ötesinde Kafka’nın yaşama bakış açısını da yansıtır. Kafka daha sonra Milena Jesenka ile mektuplaşmaya başlar. Milena, Kafka’nın Almanca yazdığı eserleri Çek diline çevirmek istemiştir. Milena, Kafka’dan 12 yaş küçüktür ve evlidir. Birlikte olmalarının imkânsız olduğunu bilmelerine rağmen, uzun yıllar aralarındaki mektuplaşma devam eder. İki sevgili iki ya da üç kez görüşebilirler.

…Bak Milena, en çok seni seviyorum diyorum ama gerçek sevgi bu değil belki, ‘Sen bir bıçaksın, ben de durmadan içimi deşiyorum o bıçakla’ dersem, gerçek sevgiyi anlatmış olurum belki…

Kafka, sevgilisi Milena’ya yazdığı bu mektuplarda, yüreğinin tüm gücüyle sevmenin soyluluğunu koyuyor ortaya. Kafka’nın son aşkı ise, ölmedenbirkaç ay önce isminin anıldığı Dora Diamant adında bir çocuk bakıcısıdır. Kafka mektuplarında aşkın gerçekliğine olan şüphelerini, korkularını dile getirmiş, duygularını tüm çıplaklığıyla kaleme almıştır, bu bakımdan mektuplaredebi açıdan son derece önemlidir.

Prag’daki aşkları bu defa da Yahudi Mezarlığı'nda buldum. Beraber ölüme gitmiş âşıkları… Ruhlarının dansını seyrederken buldum kendimi Yahudi Mezarlığı'nda. Onca zulme rağmen ruhların güzelliği bozulmamış. Mezar taşları öylece duruyor, kat kat zaman üzerlerinden geçmiş. Aşıkların ruhları için zaman aslında hiç önemli değil. Şehir hep onların. Şehri geziyorlar.

Yahudi Mezarlığı
Kentteki Yahudiler yüzyıllarca etrafı çevrelenmiş bir bölgede yaşamak, çalışmak ve ibadet etmek zorunda kalmışlar, bugün burasının adı “Josefov”. Onlara ayrılan alan o kadar yetersizmiş ki, eski Yahudi Mezarlığı üst üste pek çok mezar barındırmakta. Birbirine yaslanmış, eğri büğrü, topraktan fışkırmış gibi duran kalabalık mezar taşları… Sağa sola yatmış, sanki aşklarını birbirlerine sarılarak koruyor gibiler. Yahudi mezartaşlarında kişinin adı, ölüm tarihi ve bir methiye bulunuyor. Burada yatan kişilerin atalarını çağrıştıran semboller kullanılmış. Bazılarının üzerindeyse mesleklerine ilişkin semboller var.

Meydanda Çek ressam, grafik sanatçısı Alphonse Mucha’nın (1860-1939), aşkla bağlandığı kadınları resmettiği sergiyi geziyorum bu sefer de. Çizdiği kadınlarla büyük üne kavuşmuş bir ressam. Çalışmaları Art Nouveau stilinde. Mucha çalışmalarında, Neo-klasik tarzda giyinmiş güzel kadınları resmeder. Arka planda genellikle girift çiçek desenleri bulunur ve bu çiçekler kadınların başlarında bir hale şekline dönüşür. Kadınları yumuşacık, pastel renklerle çizer. En çok resmettiği kadınlardan biri de, efsanevi tiyatro artisti Sarah Bernhardt’dır. Sarah Bernhardt O'na tiyatrosu için dekorlar çizdirmiş.

 Alphonse Mucha İllüstrasyonu
Kenti ikiye bölen Vlatava Nehri’ni aşan, 600 yıllık  (Charles) Köprüsü'nden geçerken, heykellerle zenginleştirilmiş bu Gotik köprüde soluklanıyorum. Kentin ünlü simalarının heykelleriyle donatılmış. Nereye bakacağımı şaşırıyorum; heykeller, kentin iki taraftaki farklı silueti, insanı seyrederken yormayan, hafifçe akan, huzur veren nehir.

Charles Köprüsü, Prag
John Lennon duvarının peşindeyim bu kez. Hippiler ve polis burada uzun süren bir boya savaşı vermişler. Hippiler boyadıkça, polisler de grafitilerin üzerini kapatıyormuş. Orijinal Lennon resmi Meksikalı bir sanat öğrencisi tarafından suikast sonrası yapılmış. Önüme kocaman grafitilerle kaplanmış bir duvar çıkıyor. Dünyanın her yerinden insanlar, bu defa kendi aşklarını, neye aşkla bağlılarsa onu yazmış, onu resmetmişler duvarlara. Aşkları kalıcı olsun, hep sürsün diye…

Şehrin diğer yakasında yoluma devam ederken, nehrin kenarında Kampa Müzesi'ni buluyorum. Eski, yeniyi esir almış bu kentte. Nereye baksam geçmişin izlerinin, yeni her şeyin boynuna kollarını doladığını görüyorum. Hangi yılda olduğumu unutuyorum bazen. Eskiyle yeni arasındaki köprüler, beni bir geçmişe, bir bugüne fırlatıyor, başımı döndürüyor. Kampa Müzesi'nde de cam bir köprü bağlıyor yeni ve eski binayı birbirine.

Kampa Müzesi
Legions Köprüsü'nden geçtiğimde Ulusal Tiyatro Binası'nın tam karşısında duruyorum. Merakla aradığım, Nazlı Eray’ın kitabında tarif ettiği ve benim adım adım izini sürdüğüm son durağım: Cafe Slavia.

Nehre bakan tarafında “Cafe Slavia 1881’den beri burada hizmet vermektedir” yazan tabela bulunuyor. 130 yıldır hizmet veren bu Art Deko tarzındaki kafede zaman durmuş adeta. Kimsenin acelesi yok, bir yere koşturmak zorunda değiller. Fısıldaşan âşıkların kulaklarını okşuyor Smetana’nın tınıları.

Cafe Slavia
Nâzım Hikmet’in 1956 ile 1958 yılları arasında Prag’da yaşamış olması, kentin değerini bir kat daha artırıyor benim için. Prag’da bulunan Cafe Slavia’da Nâzım Hikmet’in zamanında otururken, Betlemska ile Smetanovo caddelerinin kesiştiği bu yerde yazdığı bir şiir geçiyor aklımdan:

Slavya kahvesinde dostum Tavfer’le
Viltava suyuna karşı oturup
tatlı tatlı yarenliği severim.
hele sabahları hele baharda.
Hele sabahları hele baharda
Konuşurken dalar dalar gideriz,
Bir yitirir, bir buluruz birbirimizi
Hele sabahları hele baharda
Prag şehri yaldızlı bir dumandır
Ve kızıl kocaman bir elma gibi
Nezval geçer taze çıkmış kabrinden.
paramparça yüreciği de elinde
ve Orhan Veli ile karşılaşırlar
Urumelihisarı’ndan gelir o
Ve telli kavağa benzer Orhan’ım
Yüreciği delik deşik onun da.
Biz de aynı loncadanız biliriz Tavfer
zanatların en kanlısı şairlik
sırların sırrını öğrenmek için
yüreğini yiyeceksin, yedireceksin.
Prag şehri yaldızlı bir dumandır.
Viltava suyunun köpüklerine
Martı kuşlarıyla gelir İstanbul.
Lejyonerler köprüsüne gidelim Tavfer,
Martı kuşlarına ekmek verelim.
26 Nisan 1958, Prag
Nâzım Hikmet

Cafe Slavia’da Nazlı Eray’ın kitabında tarif ettiği, bir diğer Çek ressam Viktor Oliva’nın "Absent İçen Adam" tablosunun önündeki masaya yerleşiyorum, hemen çayımı ısmarlıyorum ben de. Yalnız başına masada oturan bir adam ve masanın kenarına dayanmış çıplak, şeffaf, yeşil renkli bir kadın tablosu beni de düşüncelere sürüklüyor. Yeşil buğulu bedenin, karşısındaki adama anlattıklarını düşünürken, bana da aşkı sorgulatıyor

Danseden Binalar
Cafe Slavia’da düşüncelerden kafam buğulanmış halde kendimi sokaklara attığımda Jirasek köprüsü karşısında, tam köşeye konumlanmış Mimar Frank Gehry’nin “Danseden Binaları” karşıma dikiliyor. Bu büyülü, tarihi Avrupa şehrinde kendi çağının izleriyle yerini almış bile. Tam köşeye konumlanan bina çevresindeki Neoklasik yapılarla herhangi bir bağ kurmadan - ki bu da bir bağ kurmadır bence - Vltava nehrine gözünü dikmiş. O da bu şehrin büyüsünde dansediyor adeta.



Prag’ın bende bağımlılık yapabilecek bir şehir olduğuna karar veriyorum ayrılırken. O an fark ediyorum ki aslında şehirden ayrılmıyorum.Ben de ruhumun, aşkımın, heyecanımın bir bölümünü şehirde bırakıp, tekrar geri döndüğümde nasıl eğlendiğini görmek, dinlemek için şimdiden sabırsızlandığımı fark ediyorum.

 
https://kinder-style.com.ua

узнать больше kinder-style.com.ua

kinder-style.com.ua/crocs