Sağlık & Psikoloji İlişkisi - İpek TLABAR

KP49
KP


MEKÂN SAĞLIK & PSİKOLOJİ İLİŞKİSİ - İpek TLABAL

Yaşam alanları ve psikoloji arasında nasıl bir bağlantı var? Mekân psikolojisi diye bir kavramdan söz edebilir miyiz?


İnsan psikolojisi, mekânın psikolojisi ile yakından ilgili. Dolayısıyla mekân psikolojisi diye bir kavramdan tabii ki söz edebiliriz. Bu kavramın daha çok duyulup konuşulmasında insanın ruh sağlığı, dolayısıyla beden sağlığı açısından pek çok yarar söz konusu. Giysilerin yumuşaklığı, dokusu, darlığı veya bolluğu ile nasıl ki insan bedenini etkiliyorsa mekânlar da insanın ruhunu etkiler; insanların rahat ya da rahatsız, mutlu ya da mutsuz olmalarına katkıda bulunur. Duvarları taş olan bir mekân, sıcak ahşap bir mekândan farklı bir etki oluşturur. Cam ve çelik ağırlıklı mekânlar da daha soğuk bir etki yaparlar. Elbette mekânın gün ışığı alıp almaması, iç ışıklandırması, eşyaların dokusu ve rengi de çok etkilidir. Dar mekân, küçük pencereler insan ruhuna baskı yaparken, doğaya açılan, gökyüzünü gören pencereler ruhu rahatlatır, ferahlık verir. Yaşam alanlarının bol eşya ve aksesuarlarla doldurulması insan psikolojisine baskı yapar, yorar. Eşya insana hizmet edeceğine, insan eşyaya hizmet etmeye başlar. Dekorasyonda insana nefes aldıracak boşlukların olması çok önemlidir. Halı ve perde kullanımı, bunların deseni ve rengi de çok etkilidir.

Herkesin kendisini iyi hissettiği mekânların arka planında hangi dinamikler yer alıyor sizce?

O mekânın geçmişinde hangi olayları barındırdığı, orada gelip geçmiş olan yaşantılar, oranın tarihi etkili dinamikleridir. Bir de elbette mekânın doğa ile ilişkisinden söz etmemiz gerekli. İnsan doğa ile bir bütün. Hepimiz doğanın bir parçasıyız. Bu bütünden uzaklaşıp, doğadan kopuk bir yaşam şekli sürdürmeye başladığımızda sorunlar da ortaya çıkmaya başlıyor. Kayboluyoruz ve özümüzü kaybediyoruz. Mekanik veya dikte edilmiş, insana ait olmayan kurallara bağlanmaya başlıyoruz. Oysa insan kural dışıdır. O kurallar ile insan zorlanmaya, baskılanmaya başlıyor. Elbette yaşadığımız ortamların bir takım kuralları olması kaçınılmaz. Özümüzü yitirmedikçe veya bağlantıyı koparmadıkça bu kurallara uymak kolaylaşıyor. Doğadan ayrı kalmamak gerektiğinin bilincinde olmak ve bunun için zaman yaratmak yaşam kalitemizi yükseltiyor.

İnsan psikolojisini referans alarak şekillenen yapılara örnek olarak hangilerini söyleyebiliriz?

Doğada her şey çok dengeli aslında. Bu dengenin dışına çıkarak ona aykırı hareket etmeye başladığımızda sorunlarla karşılaşıyoruz. Özümüzle çelişiyoruz. Asıl yerimiz doğa. Kendimize doğa ile baş başa kalma fırsatları yaratırsak, bu gerekliliğin farkında olursak, sonrasında zaten teknoloji, bilgisayarlar ve gündelik sorunlarla dolu iş ortamları ile başa çıkmak kolaylaşıyor. Tüm mekânlar ve yapıların doğa-insan bütünleşmesini sağlayacak şekilde düzenlenmesi bu yüzden gerekli. Bunu yapmak da gerçekten mümkün. Ortaköy’de bir yapı[1] var. Binanın üst bölümü çatı ile kapatılmamış. Tam tersi havuz, teras ve bahçe ile gökyüzüne, manzaraya, insanların doğayla buluşmasına açılmış. İstenirse, farkında olunursa bu konuda çok güzel çözümler yaratılabileceğine inanıyorum. Alışveriş kapalı bir mekânda yan yana mağazalarla biraz sıkıcı bir işe dönüşürken örneğin açık havada oturup bir kahve içebileceğiniz, gökyüzünü de görebileceğiniz bir mekânda daha keyifli hale gelebilir. Kanyon AVM[2] insanlara alışveriş baskısını hissettirmeyen, doğadan esinlenilmiş ve açık hava ile irtibatı olan bir yapı. Diğer bir örnek ise Ulus Savoy[3] Sitesi. Yapıların dış cephesinde beton ve ahşabın birlikteliği daha sıcak bir etki yaratıyor. Orada insanları doğadan koparmayacak şekilde bol bitki kullanılmış. Arabalar yer altına park ediliyor. Üst bölümde insanlar bitki ve çiçekler arasından yürüyerek evlerine giderken doğayla etkileşim fırsatı buluyorlar.

[1] One Ortaköy, GAD Architecture
[2] Kanyon AVM, Jerde Partnership ve Tabanlıoğlu Mimarlık
[3] Ulus Savoy, EAA - Emre Arolat Architecture

Yapılar için geçerli mekân psikoloji ilişkisi şehirlere yani daha geniş ölçeğe nasıl adapte edilebilir? Bu konuda başarılı olduğunu düşündüğünüz örnekler var mı? Ev ve işyerlerini doğaya taşımak, doğadan kopmamak, doğa renklerini kullanmak nasıl katkı sağlar?

Şehirlerde insanların olabildiğince nefes, oksijen alabileceği yeşil alanlara yer vermek gerekiyor. Bir ağacın altı her zaman insanı rahatlatan bir yerdir. Bu konuda, yapılaşmanın yoğun olduğu semtlerde düzenlenmiş olan Maçka Parkı, Yıldız Parkı, Emirgan Korusu gibi parkları örnek olarak verebilirim. Ancak maalesef çok sayıda örnek yok. Oysa bu alanlara, insan psikolojisi ve sağlığı açısından çok ihtiyaç var.

Doğadan uzak mekânlarda doğayı hatırlatan unsurlar; bitkiler, tablolar asmak, akvaryum kullanmak, dekorasyonda sıcak doğa renkleri kullanmak insanı rahatlatır. Bunun içinde herkesin renk ve psikoloji ilişkisi hakkında bilgi sahibi olmasında fayda var. Evde ve iş yerlerinde bol bitki kullanarak doğayı biraz olsun mekânlara taşımak insan ruhunu besler.


İnsanların çok yoğun tempoda yaşarken çalıştığı ortamları psikolojik açıdan daha iyi hale getirmek, daha mutlu olmalarını sağlamak mümkün mü? Örneğin; renklerin, ışığın insan psikolojisi üzerindeki etkisi nedir?

Bu elbette mümkün ve aynı zamanda gerekli de. Mekânlara olabildiği kadarıyla doğayı ve rengi taşımak, insanların daha mutlu olmasını ve verimlerinin artmasını sağlıyor. İnsanların doğa ile ilişkisinin koptuğu binalarda geçen stresli iş hayatı psikosomatik sorunları daha da artıyor. Çalışanların kendini rahat hissetmesi için o mekânı renk, ışık, bitki ve nefes alacak boşluklar bırakarak dengelemek önemli. Renk ve ışık ilişkisi insanın enerjisini çok etkiler ve doğru ışıklandırma bir mekâna huzur verir. Işığın insan sağlığı üzerinde etkisi de çok büyük. Gün ışığı uyanık ve üretken olmamızı sağlar. Çevre ve mekânın ışık düzenlemesi ile tedavi arasında ciddi bir ilişki var. Aynı ameliyatı olmuş hastalar üzerinde yapılan bir araştırmada, iyileşme sürecindeki hastalardan pencereleri doğaya, gökyüzüne bakanların, pencereleri duvara bakan hastalardan daha çabuk iyileştikleri tespit edilmiş. Bekleme odasındaki hastaların duvarda asılı bir doğa, ağaç resmi ya da odadaki akvaryum ile streslerinin azaldığı biliniyor. Işık terapisi psikolojide de kullanılan bir yöntem. Renkler de insan psikolojisi üzerinde önemli bir yere sahip; yalnızca psikolojik değil fizyolojik etkisi de var. Sıcak ve soğuk renklerin farklı etkileri olduğunu biliyoruz. Rengin sıcaklığı insanın ruh halini ve düşüncelerini olumlu etkiliyor. Örneğin kırmızı, hareket ve canlılık vererek insanı çalışmaya yöneltir. Sarı, sıcaklık ve mutluluk duygusu uyandırır, sakinleştirir. Beyaz, ferahlık duygusu verir ve mekânı büyütür. Yatak odası gibi dinlenme mekânları için rahatlatma etkileri olan mavi ve açık yeşil renkler daha uygundur. Renklere verilen tepkilerde insanın karakteri de rol oynar, her insan her renge aynı tepkiyi vermez. Renk ve ışık ilişkisi de çok önemlidir. Renklerin algılanması ışık kaynaklarına bağlıdır ve seçilen ışıkla renklerin etkileri değişir.

Bir mekânda hayvan ve bitkilerin varlığı her zaman çok güzel bir enerji verir. Tabii ki bir iş yerinde rahatsız etmeyecek bir hayvan varlığından söz etmemiz gerekir. Akvaryum örneğini vermiştim. Akvaryum herkesin bakıp meditasyon yapıp, dinlenebileceği bir unsur. Karşısında 10 dk. geçirdiğinizde farklı bir ruh haliyle ayrılabilirsiniz. Sesleri çok fazla dikkat dağıtmayacaksa kuşlar olabilir. Kedi ve köpek ofis ortamları için çok zor olabilir ama özellikle kedinin şöyle bir dokunduğunuzda negatif enerjiyi aldığını ve özel bir fobi olmadığında insan ruhuna iyi geldiğini biliyoruz. Fiziksel olarak varlığı çalışmayı engelleyecek bir ortam oluşturuyorsa hayvanlar yerine hayvan ve doğa vurgusunu sunan resimler veya bu unsurları çağrıştıran objeler kullanılabilir. Masanızda bir canlı çiçeğin varlığı bile çok şeyi değiştirir.

Mekânı iyileştirmek adına kendi kişisel çözümleriniz var mı?

Ofisimi, şehrin binalarla dolu olan bölgesinden şu anda bulunduğu noktaya, bahçesi olan bir çalışma alanı istediğim için taşıdım. Bu bahçenin verdiği doğayla bütünleşme fırsatı çok değerli. Gökyüzünü görmek, doğayla etkileşimde olmak çok iyi gelir insana. Bahçe yoksa bazen bir parkta yürüyerek, bazen bir bitki veya akvaryuma bakarak, bazen sadece gökyüzüne bakarak bu bütünleşme yakalanabilir. Yeter ki bu ihtiyacımızın farkında olalım ve gidermek üzere hareket edelim. Önce bilinç sonra uygulama için çare aramak daha iyi çözümlere ulaşmamızı sağlar. Az önce bahsettiğim çözümler, etkili olduğuna inandığım, danışanlarıma da önerdiğim, kendi evimde ve ofisimde uyguladığım çözümler. İnsanın psikolojik sıkıntıları doğadan koptukça arttığı için, doğayı olabildiğince renkleriyle, bitkileriyle ve onu çağrıştıracak unsurlarla evimize ve iş yerlerimize taşıyabiliriz. Özetlemek gerekirse; bol ışık, bol doğa bütünleşmesi, az eşya ve boşluklar…

Yaşam alanlarımızı üretenlere yani mimar ve yatırımcılara önerileriniz neler olur? Özellikle mimarların psikoloji bilgisine sahip olması neden önemlidir?

Mimarlara çok saygım var ve çok özel işler yaptıklarını düşünüyorum. Diğer tüm alanlarda olması gerektiği gibi mimarlıkta da önce insan sevgisiyle yola çıkmak önemli. İnsan ve doğa ölçeğini kaybetmeden buna odaklanarak yola çıktıklarında bize çok daha iyi yaşam alanları sunacaklarına inanıyorum. Mimarların görevi insanların mutlu olup huzur duyacağı mekânlar yaratmak. İnsan psikolojik bir varlık. Doğru tasarlanmış bir mekân onu motive eder, huzur verir, sakinleştirir, üretkenliğini arttırır. Bunun için mimarların özellikle mekân ve insan psikolojisi ilişkisi ile ilgili bilgi sahibi olmaları gerekir. Mimarların, sadece estetik kaygısıyla ve kendi görüşlerini ön plana almak yerine, yapıları kullanacak insanların psikolojik ve fizyolojik ihtiyaçlarını öncelikli değerlendirerek tasarım yapmaları gerektiğini düşünüyorum.

İnsanların işten sonra gidip oturabileceği veya evine dönerken içinden geçebileceği parklar olması o kenti psikoloji açısından da daha yaşanabilir kılıyor. Bunları kent ölçeğinde sağlamak mimar ve yatırımcı açısından çok kolay değil. Tasarlanıp üretilen yapılarda mutlaka dikkate alınması gereken o yapının, mekânın olabildiğince toprakla ilişkisinin kurulması, ışık alan alanların dış ortamın ışığını içeriye taşıyacak şekilde düzenlenmesi, balkon unsurunun projelere dahil edilmesi ilk aklıma gelenler. Balkonsuz ve küçük pencereli çok fazla yapı görüyorum. Camların hiç açılmadığı bu tip yapılarla da insanları doğadan izole etmiş oluyoruz. İçeride de eğer bilinçli bir konumlandırma, bitki ve renk varlığı yoksa depresif ortamlar ve mutsuz insanlar oluşuyor. Camların hiç açılmaması güvenlikle ilişkili olabilir ama inanıyorum ki bir mimar hem camın açılmasını sağlayacak hem de güvenliği göz önünde bulunduracak bir çözümü bulabilir. Odağında insan-doğa bütünleşmesi olan, insanların ruh sağlığı ve dolayısıyla beden sağlığını dikkate alarak, bu bilinçle hareket eden bir mimar, en olmayacak noktalarda bile şaşırtıcı ve faydalı örnekler çıkarabilir ortaya.

Ayrıca mimarların şöyle bir zorluğu olduğunu da düşünüyorum: Çok talepkar bir ortamda onlardan çok zorlayıcı, şaşırtıcı şeyler talep isteniyor. Bu talepleri karşılayıp, doğru olanları ayıklayıp aslında yapılmaması gerekenleri talep edene aktarırken empati ve o mimarın insan psikoloji hakkında bilgi sahibi olmasının önemi devreye giriyor. Talepleri dengelemek ve bu dengeyi sağlarken mesleki bilgi ve deneyimlerini de ortaya koymak zorundalar. Bu çok zor bir alan. Bu yüzden mimarlık eğitiminde psikoloji dersi konulduğunu düşünüyorum. Uzlaşma ve orta yolu bulmak çok önemli. Yatırımcının istediği her zaman doğru olmayabilir ve tamamen onun söyledikleri yapıldığında ortaya çıkan yapıdan memnun olmama riski de var. İşte tam da bu noktada mimar dengeyi iyi kurmak için mesleki bilginin yanında uzlaşma, empati yeteneklerine de sahip olursa, psikoloji hakkında bilgi sahibi olursa zorlukları daha kolay aşabilir. Talep edilenin neden gerçekleşemeyeceğini anlatırken gergin ortamların oluşmasını engellemek adına insan psikolojisi hakkında bilgiler çok işe yarayabilir. Gergin bir ortam yaratmadan ılımlı, yapıcı bakış açısı uzlaşmayı çok kolaylaştırır. Burada projeyi finanse eden tarafın isteklerini göz ardı etmeyen ama olamayacak unsurlar konusunda da gerekli açıklamaları yaparak söylemini karşıya ulaştırabilen bir yaklaşım, tansiyonu tırmandırmadan orta yol bulmayı sağlar. Diğer türlü bu gerçekten zor ve üzerinde çalışılan konuya da çok olumsuz etkileri olabilir. Her iki tarafın da birbirinin istek ve deneyimlerine saygı duyması, bunları göz ardı etmemesi önemli. Burada bilgi ve deneyimiyle doğru yönlendirmeleri yapmak açısından da mimara çok önemli bir rol düşüyor.

Bu 3D görsel, ARGUS MEDYA tarafından hazırlanmıştır.

Bir tarafta yatırım yapan, diğer yanda bilgi ve deneyimi ile bu yatırıma proje üreten taraf olarak mimar - yatırımcı iletişiminin daha iyi olması ve ego çatışmaları yaşanmaması adına neler önerirsiniz?

Bu çok derin bir başlık. Çok fazla konuyu kapsıyor. İletişim söz konusu olduğunda ego, iletişimi zedeleyen en önemli unsurlardan biri. Ancak, egosu yüksek insanlarla da sağlıklı bir iletişim kurmak mümkün. Hitap şekliniz, kullandığınız kelimeler, davranış biçiminizle ulaşılması en zor insana da ulaşabilirsiniz. Yüksek ego bir duruştur. O duruşun farkında olarak, egosunu rahatsız etmeden ama iletişim için de yavaş yavaş kapıyı aralayarak uzlaşma sağlanabilir. Egonun iletişimin önüne geçmemesi gerektiğinin farkında olmak ilk adım. İki tarafın da dengelendiği ve ortada buluştuğu bir projenin çok daha iyi sonuçlar üreteceğinden eminim. Bu avantajın göz ardı edilmemesinde fayda var. Yaratıcı bir iş yapan bir kişi olarak mimar bir taraftan kendi hayal gücü, bilgi ve deneyimini projeye aktarırken bir taraftan da yatırımcıdan veya konunun içindeki diğer taraflardan gelen istekleri dikkate almak durumunda. Burada tamamen dış yönlendirmelerle hareket etmek mimarı mutsuz eder. Bilgisini, deneyimini, yaratıcılığını ortaya koymalı. Ne tamamen gelen taleplere sırtını dönmesi ne de tamamen teslim olması söz konusu. Burada da denge olmak zorunda. Bu dengeyi en fazla gözetmesi gereken taraf da mimar tarafı sanıyorum. Çünkü ortaya çıkan yapıdan bir eser olarak mutlu olmak da onun öncelikleri arasında. Mimar ve yatırımcıyı dikkate alırsak, ortada buluşmak ikisinin de mevcut kimliklerinden vazgeçmesi anlamına gelmiyor. Bir tarafın istek ve beklentilerinin daha baskın olması durumunda ortaya çıkan sonuçta ortak bir sahiplik sağlanması mümkün olamayabilir. Örneğin; çok güzel oluşturulmuş bir mekân eğer kullanıcı tamamen mimara teslim olup kendi isteklerini ve ihtiyaçlarını göz ardı etmişse onun mekânı, onun evi değil mimarın mekânı veya onun yaşayacağı ev olma riskini taşıyor.

Ego konusuna değinmişken, pek çok mimar, ‘mimari ego’yu mesleki bir deformasyon olarak değerlendiriyor. Mimari ego nasıl dengelenir?

Mesleki konumdan bağımsız olarak ‘ego’ kavramına bakmamızda fayda var. Bir insanın kendini hayatta nasıl tanımladığına veya hangi tanımla kendisini daha rahat hissettiğine bakarak konuyu ele almamız daha doğru bir bakış açısı yakalamamızı sağlar. Hayatta farklı rollerimiz var. Yaptığımız meslek de hayatı anlamlandırma açısından bir rol. Mesleğimizle edindiğimiz rol dışında kadın, erkek, ebeveyn, eş, anne, baba, çocuk, arkadaş gibi pek çok rolümüz bulunuyor. Tüm rollerimizle birlikte bir bütün olarak var olmamız durumunda mutlu olabiliyoruz. Hayattaki konumumuzu belirleyen de kendimizi bu rollerin bütünü veya bir bölümü veya özellikle bir tanesi olarak tanımlıyor olmamız. Obsesif olarak bir role daha fazla takılıp, önemseyip, kendimizi o rolle tanımladığımızda o rolü her şeyin üzerinde tutarak yaklaştığımızda içinde kaybolabiliriz. Bunun başka bir yansıması da o rolle bağlantımız sona erdiğinde karşılaşabileceğimiz olumsuz durum olabilir. Örneğin; çalışma hayatımızda aynı aktif rolü sağlayamadığımızda veya emekli olduğumuzda, eğer kendimizi sadece bu rolle tanımlamışsak bir boşluk duygusuyla başa çıkmak zorunda kalabiliriz. Bu yaklaşımla bakarsak; kendini sadece mimarlık mesleğiyle tanımlayan ve orada kendini güçlü hisseden veya o kimliğiyle, rolüyle daha mutlu olan ve bunu öne çıkaran tutumda diğer taraflarda sorunlar oluşabilir. Meslek ile tanımlanan rolümüz dışında da rollerimiz olduğunu ve o role de zaman ayırmamız gerektiğini unutmamak, sadece bir alanda güçlenen egoyu dengelemeye olanak sağlar. Bir rolümüzü çok fazla önemseyip, onunla kendimizi var ettiğimizde diğer rollerimizle ilgili sorunlar oluşabileceği gözden kaçmamalı. ■

Kitap Önerileri
% 100 Düşünce Gücü - Jack Ensign Addington / Akaşa Yayı
Dört Anlaşma - Don Miguel Ruiz / Ötesi Yayıncılık
Duygusal Zeka EQ - Daniel Goleman / Varlık Yayınları
Hastalıkların Zihinsel Nedenleri - Louise Hay / Akaşa Yayın
Huzurlu Yaşama Sanatı - Dr. Toksöz Karasu / Alfa Yayınları
Mükemmeliyetçilik - Martin Antony, Richard Swinson / Kuraldışı Yayınları
Sahip Olmak ya da Olmak - Erich Fromm / Say Yayınları
Sınırlar - John Townsend, Henry Cloud / Koridor Yayıncılık
Stres ve Başa Çıkma Yolları - Zuhal Baltaş, Acar Baltaş / Remzi Kitabevi
Şimdinin Gücü - Eckhart Tolle / Akaşa Yayın Bestseller Dizisi
Uygulama Kitabı - Eckhart Tolle / Akaşa Yayın


İyi bir gün için…
Sabah güne erken başlamayı çok önemsiyorum. Doğanın da kuralı bu. Günün ilk ışıkları ile doğa uyanmaya başlıyor. İnsan vücudunda gece yarısından önce salgılanmaya başlayan melatonin hormonu yavaş yavaş azalarak kesiliyor. Doğa bizi uyku düzenimiz konusunda bile programlıyor aslında. Erken kalkarak o güne çok daha enerjik başlarız. Sabah erken kalkarak açık havada zaman geçirmek çok önemli. Herkes aynı olanaklara sahip olmayabilir ama bir balkon, bir pencere bile yeterli çoğu zaman. Dışarı çıkıp mümkün olan neresi varsa sabah iş öncesi 30-40 dk yürümek, bunu yapmanın sağlayacağı avantajların farkında olmak çok önemli. Açık havada, gökyüzüne bakarak, mümkün olabiliyorsa deniz kenarında; doğaya ve kendine günaydın diyerek güne başlamak insanın enerjisini yükseltir; iyi bir gün yaşamaya katkı sağlar.
Нашел в интернете нужный портал , он описывает в статьях про Лечение онкологии в Германии.
Этот авторитетный интернет-сайт , он рассказывает про Недвижимость в Баден-Бадене www.touristmedservice.ru/
Был найден мной нужный портал с информацией про Кардиология в Германии на сайте