Selçuk AVCI

KP35
KP
"Mobilite sosyal evrimimizin bir yansıması tabii ki. Seyahat sürelerinin kısalması, uzak yerlerin ulaşılabilir hale gelmesi, fikirsel ve fiziksel etki alanımızı fiziksel sınırlarımızın ötesinde genişliyor olması bu evrimin bilindik sonuçları. Öyle ki mobilite giderek yaşadığımız gezegenin de ötesinde bir ulaşılabilirlik sağlıyor. Buna en güzel örneklerden biri de Richard Branson’un mobiliteyi gezegenin sınırlarının dışına taşıyan Virgin Airlines “Space Port” projesi. 

Ancak mobilitenin yabancılaşma, yersizleşme, aidiyetsizlik  gibi etkilerinden de söz etmek mümkün. Kendimizi sıkça zihinsel olarak, reel fiziksel çevremizin dışında yaşarken buluyoruz. 

Kendi hayatımda bu hisle başa çıkma yolum, hayatımı kurduğum farklı şehirler arasında mümkün olduğu kadar teknolojinin olanaklarını kullanarak bağlantıda kalmak. Bu sayede bağları kaybetmemeye çalışmak, hayatımı merkezini kaybetmeden devam ettirebilmemi sağlıyor."

1- Sayın Selçuk Avcı, kurucusu olduğunuz Avcı Architects Londra, İstanbul ve Ljubljana’daki  ofislerinde aralarında İtalya, Macaristan, Suudi Arabistan, Gana, Sırbistan, Çek Cumhuriyeti, Slovenya ve Türkiye gibi ülkelerin bulunduğu pek çok uluslararası projelere imza atan bir mimarlık ofisi. Mimarlık hayatınıza nasıl başladığınızı, ofisinizi nasıl kurduğunuzu ve bugünlere getirdiğinizi sizden dinleyebilir miyiz?


Avcı Architects çeşitli safhalardan geçerek bugünkü şeklini aldı. İngiltere’de 1984 senesinde Bath Üniversitesi’nden mezun olduktan sonra bir süre Arup Associates’de çalışıp 1988’de kendi ofisimi açmaya karar verdim. Bundan da evvel staj devrelerimde Feilden Clegg Bradley Studio’da çalışmıştım. Bu iki tecrübe beni iş hayatıma en iyi hazırlayan katmanlardandı. Mesleki olarak iyi bir hazırlıktı, ama ne de olsa senelerin getirdiği ekonomik çalkantılara bizleri hiç bir şey kolay kolay hazırlayamıyor. Yarışmalar kazanarak ve erken başarılar elde ederek başladığımız kariyerimiz boyunca ekonomik krizler herkes gibi bize de çalkantılı seneler yaşattı. İlk açılışımızdan kısa bir süre sonra stüdyo hızla 10 kişiye yükseldi, tabii daha sonra 89-91 krizinde büroyu küçültmek zorunda kaldık. Ne de olsa kısa zamanda İngiltere’de ismimizi duyurmayı başarmıştık ve bu bize zaman ve güç veren en iyi etkendi. 

Sonuçta ofisin tutunup bir yere gelebilmesinin tek nedeni tasarım ve kavram kalitesindeki ısrarcılığımızdan hiç bir zaman ödün vermemekti. Tabii ki buna kişisel çevremiz, kazandığımız ödüller, ve bizi destekleyenler de katılınca ortaya başarılı bir süreç çıkıyor. Ama ne de olsa dışarıdan başarılı görünse bile her ofisin geçirdiği, zor zamanları olur. Mühim olan bu zamanlarda pes etmeyip fark yaratmaya devam etmek ve sakince tekrar ayağa kalkıp seçtiğin yolda yürümek. Yani ısrarla devam etmek. Şu anda faaliyetimizin büyük bir kısmı İstanbul’da, ofis dolaylı olarak 30 kişi oldu. Londra tabii ki şu anda bir uyku dönemi geçiriyor, haliyle ekonomi vs., ama orası da devam ediyor.

2- Projelere yaklaşımınız, tasarım felsefeniz ve tasarım sürecinizden bahseder misiniz?


Bizim için tasarım bir katmanlandırma sürecidir. Bir çözümün ortaya çıkışı projeyi saran konuların anlaşılması ve bunlarla yakınlık kurulmasına dayanmaktadır. Dolayısıyla bir kişinin parmak izleri gibi her proje de eşsiz olabilir. Bu yöntemle basmakalıp çözümlerken kaçınarak meselenin DNA’sına inmeye çalışıyoruz. İşte bizi heyecanlandıran da bu hususiyettir. Bu katmanlar nelerdir? Potansiyel olarak sonsuz değişken bulunmaktadır, ancak her projede, bel kemiğini oluşturan ana bir katman daima araştırılır. Önce projenin katılımcıları veya paydaşlarını anlamamız gerekmektedir. Bunlar projeyi motive eden, gerçekleştiren kullanıcı veya yatırımcılar olan aktörler. Paydaşların kalemi bizim aracılığımızla ve bizimle birlikte tutmasına imkan tanımak için “tasarım atölyeleri” katılım süreci uyguluyoruz. Bağlılık ve sahiplik duygusu yaratan çizim seansları gerçekleştiriyoruz.

Sahanın doğası sürdürülebilir faktörlerinin sorgulanmasında kilit başlangıç noktalarından biridir. Kalan mevcut katmanların hemen hepsinde 3E – Etik / Ekolojik / Ekonomik- filtresini kullanıyoruz. Koruyucu ruh veya yer duygusu; güneş, rüzgâr, sıcaklık; projenin mevcut bulunduğu kültürel bölge gibi çevresel faktörlere bakılmaksızın, 3E araştırılacak ve keşfedilecek karmaşık bir katman matrisi sunar. İlkelerin tümünün tamamen kullanılıp kullanılmaması, süreci başlatan kilit kişi olan kullanıcının isteği veya dürtüsüne bağlı.

Özel bir şekil stilizasyonu için nadiren şekilci veya doğal güdülüyüz. Eğer var olan bir stilden bahsetmemiz gerekirse, düşünce tarzımız ve şekil dağarcığımızın temelleri, 20. yüzyıl modern mimarisinin zengin yataklarından kaynaklanır. Dolayısıyla şekil de bu araştırıcı katmanlandırma süreciyle öne çıkar. Adeta kendisini var olmaya “davet” eder. Mimarların pek çok ilham kaynakları bulunmaktadır, bizim en saygı gösterdiğimiz kişi ise mimar Louis I. Kahn’dir. Kahn bunun şekil almasından güzel sözlerle bahsetmiştir. Meşhur derslerinden birinde, bir tuğlaya ne olmak istediğini sorduğunu ve tuğlanın kemer olmak istediğini ilettiği ve böylece kemer şeklinin ortaya çıktığını anlatmıştır. Doğal olarak tuğla bir kemer olmak “ister”, çünkü en iyi basınç altında görev yapan bir yük taşıma malzemesidir ve bir kemer de bu şekilde görev yapmaktadır.

Böylece malzeme katmanına ve yerinde üretildiği ayrıntıya geliyoruz. Bize göre malzeme katmanı veya malzemenin erken seçimi şekli yönlendirir. Louis Kahn’ın oluş fikrinde gösterildiği üzere, malzeme kendi içerisinde bir dile sahip olduğu için şekle ön ayak olur.

Başlangıçta, ilk saha ziyaretinin gerçekleştiği veya müşterinin aklında olanları bize aktardığı ta en başlangıçta, ilham verici bir görüntü bir anda ortaya çıkabilir. Böyle bir durum yaşandığında bu durumun, bahsettiğimiz katmanların uzun yıllar süren işlenmesinden ortaya çıktığı için açıklamasız ilhamın ayrıca bir bakıma “mantıklı” olduğunua inanmamız nedeniyle bu duruma güvenimiz tam. Öyle ki birdenbire biri bir projeye içgüdüsel olarak tepki verebilir. Şekil bize düş olarak görünebilir! Ancak projenin DNA’sına girmek için katmanlandırma veya bazılarımızın dediği gibi dilim dilim ve küp küp kesme yoluyla analiz sürecini izliyoruz. Böylece düşünce sürecimizi açıklama ve fikre nereden ulaştığımızı izah etme olanağı yakalıyoruz. Post rasyonalizasyon olsa dahi yine de rasyonalizasyondur!

3- Hem Türkiye’de hem de dünya çapında projeler yapan bir mimar olarak Türkiye ile yurt dışı arasında mimari ve mimariye yaklaşım açısından ne gibi benzerlik veya farklılıklar gözlemliyorsunuz?

Benzerlikler kalite düzeylerinin yüksek seviyelerinde her zaman var. Yani burada çalışan iyi bir ofis, Londra’da çalışan iyi bir ofisten pek farklı değil. Fakat yine de çok önemli ve muazzam bir fark var. O da bize verilen zaman. Burada hiç kimsenin, en bilinen mimarlık firmaları da dahil olmak üzere, tasarıma, yeterince zaman ayırması mümkün olamıyor. Bu hem konsept de hem de detaylı tasarım aşamaları için geçerli. 

İşveren rekabet istiyor, mimarlar da fiyat üzerinden rekabet etmeye başlayınca içinden çıkılmaz bir kısır döngüye giriliyor. İşveren ve mimarların bu şekilde birbirlerini aşağı çektiklerini düşünüyorum. Bunun üzerine projeyi kısa bir zamanda ve düşük maliyetlerde tamamlayabilmek için tecrübeli çalışanlardan feragat edilmek zorunda kalınıyor. Projeler ne yazık ki bu şekilde potansiyelini dolduramadan tamamlanmak, müteahhitlere devredilmek durumunda kalınıyor.

Diğer bir neden ise, mimarlarla mühendislerin çalışma yöntemleri ve ilişkileriyle ilgili. İngiltere’de mühendisler yaratıcı üretim sürecinin en değerli parçalarındandır. Diğer bir deyişle projenin yönünü belirleyen kararlarda mimar ve mühendislerin eşit derecede müdahalede bulunması beklenir. Mühendislerin vereceği öneriler konsept aşamasından itibaren projenin yönünü belirler. 

Türkiye’de ise mühendislik firmalarının işleyişi biraz daha farklı. Mühendislik firmaları projelerde bir çeşit kontrolörlük görevinden öteye geçmemeyi tercih ediyorlar. Önerilen çözümler nadiren yeni normlar oluşturacak nitelikte olabiliyor. Mühendislerin projenin şekillenmesindeki yaratıcı rollerini benimsemeleri üretilen işlerin kalitesini olumlu yönde etkileyecektir kanımca. 


4- Başarılı mimari projelerin olmazsa olmazları nelerdir sizce? 

İyi bir soru ve bunun tek ve basit bir cevabı tabii ki yok. Çok basitçe, bizce yaratıcı üretimin her dalında, estetiğin ötesinde düşünsel bir kurgu, okunabilir bir kavramsal temel olmalı ve bu kavramsal temel her ölçekte okunabilmeli. Tıpkı Mandelbrot’un fraktal desenleri gibi, bütünü oluşturan bileşenler bütünün özelliklerini taşımalı, tasarımda da fikir, nesneye şekil veren kavram her an görülmelidir. Buna İngilizcede  “rigour” denir. “Rigour”, bir  fikrin belkemiği, onu ayakta tutan ilk ve özgün fikrin devamlı vurgulanıp süreç boyunca korunması ve sona erdiği zaman hala görünür olmasıdır. Bunu elde etmenin güçlüğü ise mimaride sürece etki eden bileşenlerin çokluğudur. Kanımca, işte bu bütünlüğü koruyabilene “başarılı” diyebiliriz. Yani tasarımcının üretimini başarıyla ortaya çıktığını görene kadar bütün etkenleri kontrol altında tutacak kadar bütüne ve etkenlere hakim olması onlara boyun eğmekten ziyade hükmetmesi gerekir. Hatta çoğunlukla bunun için savaş vermesi.

5- Aynı zamanda İstanbul’da yerleşik olan Urbanista Gayrimenkul Danışmanlık Şirketi’nin kurucu ortağısınız. Özellikle İstanbul’da yürütülmekte olan kentsel dönüşüm çalışmalarıyla ilgili düşünceleriniz neler?

Potansiyeli muazzam. Dünyanın başka yerlerinde pek eşi olmayan bir imkan seti. Ama şu anda bu fırsatın değerlendiriliş biçiminden pek ümitli değilim açıkçası. Kentsel dönüşüm, semtlerin emsalini arttırmak, doğal dokusu kazınarak sakinleri dışlanmak sureti ile serileştirmek ve zayıf bir sosyal ve çevresel entegrasyon gözetilerek yapıldığı sürece ne yazık ki aksak da olsa doğal olarak işleyen dinamikleri  talan etmekten ve yerlerine “ölü” semtler yaratmaktan öteye gidemez. 

6-  Dergimizin bu sayısının teması “mobilite”. Havaalanları da hareketliliğin yoğun olarak yaşandığı mekânlardan. Havaalanı tasarımında dikkat ettiğiniz noktalar neler? Tasarım direktörü olduğunuz Gana’daki Accra Havaalanı projesi hakkında bilgi verir misiniz?

Hayatımın büyük bir bölümü zaten havaalanlarında geçiyor. Haftada üç defa uçtuğum zamanlar nadir değil. 

Trablus’da bir havaalanı projesi, Suudi Arabistan’ın Al Khobar şehrinde bir Marriot oteli, Londra’nın göbeğinde bir yatırımımız var. Bir yandan da evim dediğim yerlerden biri olan Slovenya’da bulunan aile evim, İstanbul ve ofis, Ankara’da inşaatlar, vs. derken hayat havaalanlarında geçiyor.

Accra’nin hikayesi uzun ve garip bir hikaye, ama kısacası mutlu olduğum bir süreçti. Zor bir yerde kötü bir durumu olumlu yönde etkilemek, insanların hayatına iyi bir şey katmak zevkliydi. İşin en sevdiğim tarafı, sıkça gördüğümüz cam / çelik / metal panel kombinasyonuyla yapılmış herhangi bir yapı yerine, oraya ve o kültüre ait bir yapıyı entegre etmeyi başarmak oldu.


7- Hareketli mekânlardan olan alışveriş merkezleri de portofolyonuzda önemli bir yere sahip. Son döneme ait Prag’daki Zizkov Alışveriş Merkezi de bu tür projelerinizden biri. Bu projeden kısaca bahseder misiniz?

Urbanista ve Avcı Architects’in ana uzmanlık alanlarından birisi de AVM tasarımı olduğu için Prag’a tanınan bir İngiliz mimarın çizdiği projenin AVM bölümünü yorumlamak ve dolayısıyla sorgulamak amacıyla çağırıldık. Neticede tüm projenin master planını çizmek durumunda bulduk kendimizi. Projenin yatırım bedeli bu fazda 250 milyon Euro idi. Masterplan kabul edildikten sonra projenin AVM bölümünün detaylı tasarımını üstlendik.

Kentsel tasarım bakış açısı ile yaklaşımımızın neticesi olarak AVM’yi kentin dokusunun ve sokakların bir uzantısı olarak hayal ettik. Bu sayede içinde barındığı şehirden kopuk, sağır bir yapıdan farklı bir şey çıktı ortaya. Bu doğrultuda doğal olarak fragmante, “sokaklar” ile ayrılmış ama yine de bütünlüğe sahip bir yapı tasarlandı. Tasarımı yönlendiren diğer bir öge de doğal ve yerel malzemelerin kullanımının ön planda olmasıydı.

8- Yurt içi ve dışında farklı çalışmaları nedeniyle mobiliteyi bizzat yaşamak zorunda olan biri olarak, günümüz koşullarının dayattığı mobilite zorunluluğu yaşam alanlarımıza nasıl yansıyacak sizce?

Mobilite sosyal evrimimizin bir yansıması tabii ki. Seyahat sürelerinin kısalması, uzak yerlerin ulaşılabilir hale gelmesi, fikirsel ve fiziksel etki alanımızı fiziksel sınırlarımızın ötesinde genişliyor olması, bu evrimin bilindik sonuçları.

Öyle ki mobilite giderek yaşadığımız gezegenin de ötesinde bir ulaşılabilirlik sağlıyor. Buna en güzel örneklerden biri de Richard Branson’un mobiliteyi gezegenin sınırlarının dışına taşıyan Virgin Airlines “Space Port” projesi. 

Ancak mobilitenin yabancılaşma, yersizleşme, aidiyetsizlik  gibi etkilerinden de söz etmek mümkün. Kendimizi sıkça zihinsel olarak, reel fiziksel çevremizin dışında yaşarken buluyoruz. 

Yabancılaşma hissi bizleri yüzeyselliğe ve bulunduğumuz yere karşı tatminsizliğe sevk etme riski taşıyor. Sınırları belli bir coğrafi alana aidiyet duymanın, bu durumun aksine nazaran daha güven verici bir his olduğu bilinen bir gerçek. 

Kendi hayatımda bu hisle başa çıkma yolum, hayatımı kurduğum farklı şehirler arasında mümkün olduğu kadar teknolojinin olanaklarını kullanarak bağlantıda kalmak. Bu sayede bağları kaybetmemeye çalışmak, hayatımı merkezini kaybetmeden devam ettirebilmemi sağlıyor. Dolayısı ile iletişim hizmetleri, mobiliteyi destekleyecek şekilde gelişmeye devam etmeli ama asla yerini alamamalı. En nihayetinde hiç birşey yüzyüze bir temasın verdiği hislerin yerini alamaz. 

Dolayısı ile insan temasını, fiziksel komüniteyi ön planda tutan mekânlar tasarlamaktan asla vazgeçmemeliyiz. İnsani hislerimizi koruyabilmenin yolu bu. 

9- Son dönemde gerçekleştirdiğiniz ve varsa gerçekleştirmek istediğiniz projeler hakkında bilgi verebilir misiniz?

Geçtiğimiz bir yıl içerisinde Türkiye’de firma olarak bilinirliğimiz ve görünürlüğümüz fark edilir şekilde arttı. Dolayısı ile yaklaşımımızın ve mesajımızın anlaşıldığını düşünüyoruz. Şu anda ofisimiz için en önemli projelerden birisi aramızda “Bağcılar Sokak Projesi” olarak adlandırdığımız Şölen Karma Kullanım projesi. Oldukça klasik bir karma kullanım şemasına sahip bu projede bizim yaklaşımımızı “içe dönük” steril yapıları sorgulamamız belirledi. Çoğunlukla yapmaya çalıştığımız gibi tasarımımızı yönlendiren hedef geçirgenlik ve kentsel bağlam ile uyumluluk ilkeleri oldu. Bölgede geçirgenlik ve sokak yapısı korunarak binanın etrafında bir mahalle (community) hissi yaratılmak üzerine giderek ve içe dönük, çevresi ile ilişkisi olmayan bir kale oluşturmaktan kaçındık. Bunların yanı sıra yapılar sürdürülebilirlik kaygısı ile ele alındı. Cephede güneş ışınlarının yönelimi göz önünde bulundurulurken mümkün olan her safhada doğal materyallerin kullanımı önceliğimiz oldu. 

Firma olarak teknoloji ile ilişkimiz oldukça basit aslında. Teknolojinin bizi yönetmesini değil bizlerin teknolojiyi insan temel fonksiyonlarını destekleyecek şekilde yönetmemiz gerektiğine inanıyoruz. Tabii ki teknolojiden keyif alıyor, ancak tasarımlarımızın gerektirdiği ölçüde teknoloji barındırmasına özen gösteriyor, bunu yaparken sorumluluğu elden bırakmıyor ve mümkün olan her fırsatta basit mekanik sistemleri tercih ediyor gerekmedikçe yüksek teknoloji çözümlere başvurmuyoruz. 

Yine de hayalimde sonsuz bir özgürlük içinde her yönüyle “akıllı” bir bina tasarlamak var aslında. Burda teknolojinin basitçe bir binayi kontrol etmesinden bahsetmiyorum. Bahsettiğim daha ziyade vücudumuzun doğa ile iç güdüsel olarak uyum içinde işleyişine eş bir işleyiş. Örneğin cildimizin dış etkenlere göre cevap vermesi gibi. Bu sebeple her zaman binaların ve çevrelerinin gelişimini evrimle bağdaştırmışımdır. Bir gün koşullara doğal olarak uyum sağlayacak binalar tasarlayabileceğiz. 

Mümkün olursa sektörün öncüleri ile akıllı bina teknolojileri geliştirmek, bunların bulundukları yer ile ilişkilerini tasarlamak, kültürel kimlik ve sosyal entegrasyonu üzerine kafa yormak isterdim. Türkiye’de üzerine fazla düşünülen bir konu değil ama bunu körüklemek isterdim. 


10- Son olarak kariyerini şekillendirme aşamasında olan mimarlara başarılı olmaları için neler söylemek istersiniz?
 
Her zaman tekrar ettiğim şey; acele etmeyin. Bazı dehalar dışında aslında çoğu mimarın kendini bulma yolu pratikten, deneme-yanılma, hatalardan öğrenme ama hepsinden önemlisi çıraklık ve dikkatli gözlemden geçer. 

Ülkemizde çoğu gencin mümkün olan en hızlı şekilde kendi ayakları üzerinde duran birer mimar olmak ve kendi ofislerini açmak için heveslendiğini fark ediyorum. Bence bu büyük bir hata. Bir mimar için en güzel fırsat kendisini sınamasına ve tanımasına fırsat veren bir ustanın güvenli kanatları altında olgunlaşmaktır. Hayata atılmadan evvel kendilerini ustalarının gözünden görmeleri ve limitlerini öğrenmeleri gerekiyor. Bunun ne kadar sürmesi gerektiği sorusunun cevabı ise belirsiz. Gerekirse on yıl bile sürebilir bana sorarsanız. Ama yapılacak şey sadece sabırlı olmak. ■ 
У нашей организации важный блог на тематику Урология в Германии.
Узнайте про популярный портал на тематику Частная клиника Германия www.touristmedservice.ru
еще по теме h-school.kiev.ua