Sydney Opera House

KP34
KP
"Görgü Tanığının" Anlatımıyla bir proje öyküsü sydney opera house
Jorn UTZON’un Mimari Ekibinin Bir Üyesi Olarak Oktay NAYMAN’ın kaleminden...

Oktay Nayman 1962 yılı Mayıs ayında Utzon’nun Hellebaek’deki ofisine katıldı. Henüz İTÜ’de öğrenciyken yarışma aşamasında olan bu projede çalışmayı hedeflemişti. Aynı yılın sonunda Utzon’la beraber Sydney’e gitti. 1966 yılı Şubat’ında yine Utzon’la beraber Sydney’den ayrılarak Hellebaek’e döndü ve 1969 yılı Mayıs’ına kadar onunla çalışmaya devam etti.

Sydney Opera Binası hakkında pek çok şey yayınlandı. Makaleler, kitaplar, televizyon dokümenterleri... Filmprocenter® bu konuda bir yazı hazırlamamı teklif ettiği zaman bu dokümanlardan kütüphanemde bulunanları gözden geçirdim. Bunu yaparken bir şey dikkatimi çekti. Yazılanlar arasında gerçekten proje üzerinde çalışmış biri tarafından kaleme alınan bir belge yoktu. Kuşkusuz bu dokümanların pek çoğu dikkatli bir araştırma sonucu yazılmış, hatta bazıları için benden de bilgi ve belge alınmıştı. Bu nedenle bu yazıyı bir “görgü tanığının anıları” olarak yazmak istedim.

Sydney Opera Binası’yla ilgili yazılanlarda Utzon’nun projeyi bitirmeden istifa etmesi daima önemli bir yer tutar. Ben bu yazımda bu konu üzerinde üzerinde fazla durmak istemiyorum. Bu olayların artık büyük bir önem taşıdığını da düşünmüyorum. Sydney Opera Binası’nın hala geçerli ve sanırım daima öyle kalacak olan yönünü, yani projenin yaratılışını anlatmak istiyorum.

Bennelong Point Opera Binasından Önce

Önce kısa bir tarihçe:
Aralık 1955: Avustralya’nın New South Wales eyaleti Sydney kentinde yapılması planlanan bir opera binası için uluslararası açık proje yarışması ilan etti.
Ocak 1957: Yarışma sonuçları açıklandı. O tarihte henüz 38 yaşında olan Danimarkalı mimar Jorn Utzon’nun projesi birincilik ödülünü kazandı.
Şubat 1959: İlk yapım aşaması olarak projenin podyum kısmının inşaatına başlandı.
Ocak 1963: Utzon ofisini Hellebaek-Danimarka’dan Sydney’e taşıdı.
Mart 1963: İkinci yapım aşaması olarak platform üzerine oturan çatıların inşaatına başlandı.
28 Şubat 1966: Jorn Utzon Sydney Opera Binası projesinden istifa etti.
Nisan 1966: New South Wales hükümeti projenin more için bir mimarlar grubunu görevlendirdi.
20 Ekim 1973: Kraliçe II. Elizabeth Sydney Opera Binası’nın resmi açılışını yaptı.

Filmprocenter®’in Ocak 2013 sayısında yer alan röportajımda, bitmiş bir eser olarak Sydney Opera Binası’nın önce bir dizi olağanüstü şanslı, sonra da olağanüstü şanssız olayların ürünü olduğunu belirtmiştim. Yukardaki tarih çizelgesinde şanslı dönemin 28 Şubat 1966 günü bittiğini söyleyebilirim.
Kuşkusuz bu yapının ilk ve çok önemli şansı, yarışma komitesinin proje alanı olarak incelenen muhtelif arsalar içinde Sydney limanının tam girişindeki küçük bir yarımadayı (Bennelong Point) proje mahalli olarak seçmesi oldu. O tarihte tramvay depolarının yer aldığı bu küçük dil kuşkusuz Utzon’un yarışmaya yolladığı projenin temel tasarım kriterlerinden birini oluşturmuştur.

Yarışma programı iki ana oditoryum içeriyordu: Opera, bale ve senfonik konserler için 2800 kişilik büyük oditoryum (Major Hall), tiyatro, operet, oda müziği konserleri için 1200 kişilik küçük oditoryum (Minor Hall). İki oditoryumun ayrı sahne düzeneği, fuayeleri ve diğer ziyaretçi hizmetleri olacaktı. İlaveten 250 kuverlik bir restoran, 400 kişilik bir deneysel tiyatro ve böyle bir tesis için gerekli sanatçı soyunma odaları, yönetim ofisleri, prova salonları, atölye ve benzeri tüm teknik hacimler istenmekteydi. Yarışmanın kapanış tarihi olan 3 Aralık 1956’da dünyanın muhtelif ülkelerinden 233 proje gelmiş ve Ocak 1957 başında jüri çalışmaları başlamıştı.

Hikaye bir yana, Utzon’un projesi diğer ödül alan projelerle karşılaştırıldığında önerdiği çözümün şiirsel basitliği çarpıcıdır. Projenin bir yarımada üzerinde yer alması ve sadece bir yönden erişilebilmesi klasik işlev şemalarında giriş-fuaye-oditoryum-sahne kulesi olarak giden düzenlemeyle çelişmektedir. Ödül kazanan diğer bütün projelerde sahne kulesi ya yarımadanın ucuna muhteşem liman görünümünü kapatır şekilde veya sırt sırta bir düzenlemeyle tıkız bir kütle içinde önerilmiştir. Utzon’un sunduğu ikonik planda oditorya yanyana düzenlenmiş ve klasik tiyatro şeması tersine döndürülerek liman manzarası yükseltilmiş bir platform üzerinden ziyaretçilere sunulmuştur. Platform fikri Utzon’un Sydney Opera Binası’ndan başka projelerinde de kullandığı bir temadır. Buradaki platformda - Utzon’un bazı yazılarında açıkladığı gibi - Yukatan’daki Maya mabetlerinden klasik Yunan amfilerine kadar uzanan muhtelif tarihi referansları görebiliyoruz. Ancak Utzon bu tarihi referansları olağanüstü bir sentezle kullanmıştır. Platform doğal bir oluşum gibi yarımada üzerinde yükselmekte ve ziyaretçilere limanın kıyısında harika bir promenad sunmaktadır. Platformun altında bütün sahne arkası fonksiyonları yer almakta ve bu “yeraltı/yerüstü” dünyaları, perde açıldığı zaman buluşmaktadır.

Utzon’un çözümü son derece basitti: Bütün “kabukları” çapı 246 ayak (yaklaşık 74 metre) olan tek bir küreden kesip çıkarmak. “İnsan beyni bir problemin parçalarını darmadağın attığımız bir çanak gibidir. Bunlar orada uçuşur, mayalanır, olgunlaşır ve sonra bir gün bilinmeyen bir komut oluşumu tetikler. Fikir doğmuştur.” Le Corbusier Ve bu masif podyumun üzerinde Utzon’un çatıları oturur. Utzon’la çalıştığım yedi yıl boyunca arasıra ona bu çatı fikrinin nereden kaynaklandığını sordum. Hiçbir zaman kesin bir yanıt veremedi. “Platform tasarımını ve çizimini tamamlamıştım. Mükemmeldi. Onun üzerinde uçuşan bir örtü olması lazımdı, çatı görüntüsü vermeyen bir örtü. Ama orada takılmıştım. Günler geçiyor, teslim süresi yaklaşıyordu. Sonra birden yakaladım. Önce kesiti sonra planı.” Bunlar hatırladığım kadarıyla Utzon’un sözleri. Ancak Utzon’un çatılarını biraz da tasarımın yapıldığı devrin “zeit geist”ı içinde görmek gerek. 1950’li yıllarda Felix Candela, Eduardo Torroja, Pier Luigi Nervi gibi yaratıcı mühendislerin geniş açıklıkları zerafetle geçen “ betonarme kabuk” türü tasarımları genç mimarlar arasında pek popüler olmuştu. Nitekim Utzon da başlangıçta uçuşan çatılarının ince, parabolik, “kabuk” türünden strüktürler olacağını düşünmüştü. Ancak bu kompleks mega formların (Major Hall sahne kulesini örten büyük çatının podyumdan yüksekliği yaklaşık 81 ve açıklığı 59 metre) “ betonarme kabuk” olamayacağı mühendislik etütleri başlar başlamaz anlaşıldı. Ancak projenin bütün sürecinde bu çatılar “kabuk” (shell) olarak anıldı.

Utzon kendisi gibi Danimarkalı olan, ancak ofisi Londra’da bulunan Ove Arup’la binanın statik projeleri için anlaşmıştı. Arup’un mühendisleri çalışmalarına iki yönden başladılar. Bir grup, konvansiyonel betonarme konstrüksyon olan podyum projelerini tamamlarken ikinci bir grup “kabukların” statik çözümünü araştırmaya başladı. 1957’den itibaren dört yıl boyunca bu ekip muhtelif geometriler ve statik kurgular denedi. Utzon bu denemelerin hiç birinden mutlu değildi. Ancak “kabukların” çözümü için vakit daralıyordu. 1961 yılına gelindiğinde Podyumun inşaatı sona ermek üzereydi ve Utzon “kabuklar” için bir çözüm üretmek konusunda ciddi baskı altındaydı. Ve bu çözümü sonunda buldu: Mühendislerle yapılan dört yıllık çalışmanın bu çözümün ortaya çıkmasında kuşkusuz rolü olmuştur. Ancak çözüm bütün sarahatiyle Utzon tarafından belirlendi. (“İnsan beyni bir problemin parçalarını darmadağın attığımız bir çanak gibidir. Bunlar orada uçuşur, mayalanır, olgunlaşır ve sonra bir gün bilinmeyen bir komut oluşumu tetikler. Fikir doğmuştur.” - Le Corbusier) Utzon’un çözümü son derece basitti: Bütün “kabukları” çapı 246 ayak (yaklaşık 74 metre) olan tek bir küreden kesip çıkarmak.

Utzon’nun Küresi - Major Hall büyük tonozları aynı küreden kesilirek tanımlanıyor.


1.Etap Podyum İnşaatı, 1962 Sonu


Ancak bu üçgenlerin küreden nasıl kesilip çıkarılacağını anlamak biraz vakit aldı. Utzon ofisinin yakınındaki bir tersanede yaptırdığı (babası orada başmühendislik yapmıştı) bir ahşap küreyi bir küvete doldurduğu suya batırıp izleri çizerek denemelerine başladı. Sonunda geometrik prensipler belirlendi. Bir “kabuğu” kesip çıkarmak için küre üç düzlemle kesiliyordu. Bunlardan ikisi kürenin merkezinden geçiyor ve “kabuğun” ilk ve son yaylarını belirliyor, üçüncü düzlem ise merkezden geçmiyor ve “kabuğun” mahya yayını tanımlıyordu. Bu üçüncü düzlemi kürenin merkezine yaklaştırıp uzaklaştırarak dört ana “kabuğun” ritmini yakalamak kabil oluyordu. Bu üçgenler sonra yine merkezden geçen düzlemlerle eşit dilimlere (ribs) bölünüyor, bu dilimler ise tekrar bölünerek (segments) “kabuğun” yapı taşları oluşturuluyordu. Opera Binasının inşaatını mümkün kılan işte bu geometrik çözüm oldu. Utzon aynı zamanda başka projelerinde de uygulayacağı bir prensibi de tanımlamıştı: En kompleks formlar bile kesin bir geometriye ve oradan hareketle strüktürel çözümlere dönüştürülebilir. Çatı geometrisini bir çizimle tanımlamak ise o günlerde Utzon’nun ofisinde çalışmakta olan genç bir İspanyol mimar, Rafael Moneo tarafından başarıldı. (Evet, günümüzün tanınmış mimarlarından Rafael Moneo). Böylece Sydney Opera Binası’nın “kabukları” tasarım evrimini tamamlamış, kabuklar sonunda dairesel kemerlerden oluşan küresel tonozlara dönüşmüştü. Ove Arup, Utzon’nun küresindeki gerçeği derhal kavradı. Bu projeyle dört yıldır uğraşmakta olan ekibi artık yorulmuştu. Arup bu yeni çözümü gerçekleştirmek için yeni bir ekip kurdu ve statik proje paftaları 1962 başından itibaren şantiyeye ulaşmaya başladı. İnşaat, o tarihlerde daha yeni denenmeye başlayan prekast beton sistemiyle gerçekleştirildi. Şantiye alanı içinde kurulan bir dizi kalıptan çatıları oluşturan bütün segmentler üretildi, bir vinç sistemiyle kaldırılıp yerlerine konduktan sonra düşey ve yatay gergilerle birbirlerine bağlanarak rijit bir tonoza dönüştürüldü. Kuşkusuz, burada tek cümle içine sıkıştırılan bu proses hem mühendislik tasarımı hem de inşaat tekniği açısından yaratıcılık gerektiren kompleks bir süreçti.


Seramik Pano Montajı

Ve Utzon’nun seramikleri:

Çatıları oluşturan ribler içleri boş Y kesitli elemanlardı. Dışardan görülen küresel yüzeyler riblerin üzerine oturan seramik panolarla oluşturuldu. Panoların yüzeyleri 12x12 cm boyutlarında diyagonal olarak dizilmiş seramik karolarla kaplıydı. Her seramik karo 246 ayak çapındaki bir küre yüzeyinin parçasıydı. Bu seramikler Utzon’un Çin’de bulduğu antik porselen karoların parlak ancak hafif tekstürlü yüzeyini örnek almıştı. Panoların kenarlarındaki seramikler ise pürüzsüz, mat bir yüzeyle bitirilmişti. Her iki tip seramiğin rengi aynı beyazdı. Ancak gün ışığında bu hiç bir zaman anlaşılmayacaktı. Algılanan, gün boyu renk değiştiren parlak seramik yüzeyler arasında, adeta alttaki sütrüktürün yüzeyinden bazaya doğru akan yer çekimini yansıtan mat beyaz bir dokudur. Seramik karolar İsveçli bir firma, Höganas tarafından üretildi ve üretim boyunca Utzon’un ofisinden bir mimar tarafından tek tek kontrol edildiken sonra Sydney’e yollandı. Seramik panolar yine prekast olarak şantiyede üretildi ve olağanüstü bir presizyonla riblerin üzerine monte edildi. Sydney Opera Binası'nın görenleri büyüleyen etkisi, kuşkusuz bu seramik yüzeylerin bütün gün boyunca, güneş ve gökyüzünü yansıtarak renkten renge bürünmesidir.

Çatıların seramik kaplama sorunları çözüldükten sonra Utzon podyum ve çevresinin kaplama konusuna yoğunlaştı. Şayet çatılar gökyüzüne aitse podyumun da yeryüzüyle bütünleşmesi gerekiyordu. Çeşitli doğal taş örnekleri incelendi fakat hiçbiri istenen homojen görünümü sağlayamıyordu. Utzon sonunda yine prekast panolar kullanmaya karar verdi. Otuz küsur örnek üretilip incelendikten sonra pembe granit granüllü ve çok hafif tekstürlü bir yüzey seçildi. Panolar 1,2 m standard genişlikte ama değişik boylarda olmak üzere podyumun bütün yatay ve düşey yüzeylerine uyguladı. Utzon, podyum duvarlarının oldukça dağınık ve değişik ebatlarda pencere ve kapılarla delinmesinden pek memnun değildi. Bu sorunun çözümü, bir yaz günü şantiyenin biraz ötesinde demirleyen devasa bir Amerikan uçak gemisinden geldi. Geminin gövdesindeki yırtıkların üzerinde derin gölgeler atan üçgen kesitli saçaklar vardı. Geminin platformuyla Opera Binası’nın podyumu arasındaki formal paralellik o kadar çarpıcıydı ki Utzon bu saçakları hemen binanın podyum duvarları üzerindeki deliklere adapte etti. Böylece hem delikler gölgeyle maskelenmiş hem de podyumun masif kütlesi böyle bir detayla hareketlenmiş oldu.

Sydney Opera Binası’nın Utzon’un tasarımlarına göre inşa edilmiş olan kısmı burada biter.

1962 yılı Ekim’inde Utzon, Hellebaek’teki ofisini kapattı ve ofisten dört kişilik bir ekiple Sydney’e taşındı. Ben dört asistanından biriydim. Ekip şantiyede kendilerine tahsis edilen ofis barakalarına yerleşti ve Sydney’de ekibe katılan yeni çalışanlarla genişledi. Binanın ikinci yapım aşaması yani çatıların inşaatı başlamak üzereydi. Utzon ve ekibi artık üçüncü yapım aşaması üzerinde yoğunlaşmıştı. Bu aşama normal ince yapı işlerine ilaveten iki büyük konunun çözümünü gerektiriyordu: Oditoryumların akustik tavanları ve çatıların çevresindeki cam duvarlar.

Utzon asla projesinin ruhuyla bağdaşmayan kolay çözümleri kabullenen bir mimar olmadı. Kendisi ve ekibi dört yıl boyunca bu konular üzerinde yoğun bir çalışma yaptılar. Sonunda çözümler olgunlaştı ve ihale dokümanları haline getirilebilecek aşamaya ulaştı. (Utzon projeden ayrıldıktan sonra geride bıraktığı kapsamlı proje dokümantasyonu New South Wales Eyalet Kütüphanesinin Mitchell Kitaplığı bölümünde muhafaza edilmektedir.) Bütün tavanlar ve cam duvar taşıyıcıları için Utzon’nun seçtiği ana konstrüktif malzeme Sydney’deki bir firma tarafından üretilen özel bir kontraplaktı. Bu firma (Symonds Pty Ltd) 15 m uzunluğa kadar üzeri alüminyum, bakır veya bronzla bond edilmiş kontraplak üretebiliyordu. Utzon’nun bu malzemeyi seçmesinin nedeni çatıların adeleli beton tonozları ile onlara asılan daha yumuşak ve hareketli formlar arasında bir tezat oluşturmaktı.

Akustik tavanlar “cevizin sert kabuğu içindeki yumuşak meyva” gibiydi ve ziyaretçiler beton çatı konstrüksyonu ile akustik tavan arasundaki mekânda basamaklardan yükselip salonlara girmeden önce bu formal diyaloğu göreceklerdi.

Ne yazık ki Utzon’nun eserini düşündüğü gibi tamamlayacak olan bu yaratıcı tasarımlarından hiçbiri gerçekleşmedi.

Mayıs 1965’te New South Wales eyalet seçimleri yapıldı. Seçimi küçük bir farkla liberal ve çiftçi partilerinin muhafazakar koalisyonu kazandı ve eyalet Bayındırlık Bakanlığı’na yeni bir bakan atandı. Bir taşra politikacısı olan bu şahıs daha seçimlerden önce bir “yabancının” yürüttüğü Opera Binası Projesi hakkında son derece negatif söylemlerde bulunmuştu. Bakanlığa atandıktan sonra, eyalet parlamentosu tarafından onanmış sözleşmesini iptal edemeyeceği için, Utzon üzerinde dolaylı bir baskı kurdu. Utzon’un hassas yaradılışı bu kültürsüz politikacının basit oyunlarını anlayıp direnecek düzeyde değildi. Utzon, Şubat 1966’da yaşamının en verimli on yılını adadığı projesinden büyük bir üzüntüyle istifa etmek zorunda kaldı. Utzon’nun istifa haberi Sydney’de bomba gibi patladı ve projeyi destekleyenler arasında büyük bir tepki yarattı. Hatta şantiye önünde protesto gösterileri yapıldı. Ama ok yaydan artık çıkmıştı.

Utzon ayrıldıktan sonra, Sydney Opera Binası projesinde inanılması zor gelişmeler oldu. Tesisin iki ana kullanıcısı Elizabethan Theatre Trust (opera ve drama sponsoru) ile Australian Broadcasting Corporation (Sydney Senfoni Orkestrası sponsoru) arasında opera salonunun kullanımı için büyük bir çekişme başladı. Bu salon hem opera hem senfonik konserler için tasarlanmıştı. Sydney Senfoni Orkestrası, tarihi ve izleyici sayısı itibariyle üstünlüğü olduğunu öne sürerek büyük oditoryumun sadece bir konser salonu olarak kullanılmasını talep etti ve çekişmeyi kazandı.

Sonuç olarak; Avusturya’da imal edilerek Sydney’e yollanan ve yerine monte edilmiş olan muazzam sahne kulesi ve makineleri sökülüp hurda metal olarak satıldı. Büyük oditoryum sahne alanını da içine alan bir konser salonuna dönüştürüldü. (Evet, büyük sahne kulesini örten en büyük “kabuk” altında bu gün sadece bir boşluk var.) Opera performanslarına imkan sağlamak için küçük oditoryumun orkestra çukuru yıkılıp genişletildi. Oditoryuma galeriler ilave edildi. Podyumun altında sayısız değişiklikler yapıldı. Utzon’nun istifasından önce 49 milyon Avustralya Doları olarak belirlenip, yeni bakan tarafından “skandal” olarak nitelenen inşaat bütçesi, tesis 1973 yılında açıldığında 102 milyon dolara tırmanmıştı.

Modern mimarlık tarihinde hiç bir bina Sydney Opera House kadar evrensel ün kazanmadı ve bir kentin, hatta bütün bir ülkenin sembolü haline gelmedi.

Utzon, Sydney’e bir daha hiç dönmedi. Sadece 2004 yılında eyalet hükümetinin ricası üzerine, podyum altında kendi adı verilen küçük oda müziği salonuna kendi tasarladığı bir duvar halısı hediye etti. ■