Tenin Gözleri 2. Bölüm

KP46
KP

 
Tenin Gözleri
The Eyes of the Skin*

Juhani Pallasmaa
*Çeviri: Aziz Ufuk Kılıç, Yem Yayın, 2011

MERKEZDEKİ BEDEN
“Şehrin karşısına bedenimle çıkarım; pasajın boyunu ve meydanın enini bacaklarım ölçer; bakışım bedenim orada silmelerin ve konturların çevresinde dolanır, girinti ve çıkıntıların boyutlarını duyumlar; bedenimin ağırlığı katedralin kapısının kütlesiyle buluşur ve kapının arkasındaki karanlık boşluğa girerken elim kapının topuzunu kavrar. Bedenim ve şehir birbirini tamamlar ve tanımlar. Ben şehirde barınırım, şehir de bende barınır.” [1]

Kent C. Bloomer ve Charles W. Moor “Beden, Bellek ve Mimarlık” adlı kitaplarında, bugünkü barınaklarımızdaki eksik olan imgeler ve çevre arasındaki potansiyel alışverişin tespitini yapmışlardır, merkezde beden olmalıdır.

ÇOK DUYULU DENEYİM
Pallasmaa her etkileyici mimarlık deneyimini çok duyulu bir deneyim olarak nitelendirmektedir. Ona göre göz, kulak, burun, ten, dil, iskelet ve kasın her birinin mekân, madde ve ölçekle ilgili niteliklerinin ölçülmesinde eşit payı vardır.

“Hegel, mekânsal derinlik duygusunu verebilecek tek duyunun dokunma olduğunu öne sürer.” [2]

Pallasmaa da bu yönde bir mimardır. Pallasmaa “Bir mimarlık yapıtı birbirinden kopuk görsel imgeler koleksiyonu gibi olmamalıdır.” demektedir. Ona göre iyi mimarlık yapıtı hem fiziksel hem de zihinsel yapıları bir araya getirerek kaynaştırır.


GÖLGENİN ÖNEMİ
Göz; organ olarak uzak ve ayrılığı temsil eder. Dokunma ise samimiyet ve yakınlığın temsilcisidir. Göz kontrolde, dokunma ise yakınlaşmada vardır. Pallasmaa “Neden sevdiklerimizi okşar ve severken gözümüzü kapatırız?” diye sormaktadır.

Eski kentlerin sokakları dar, karanlık ve tehlikeli gelebilir ancak neden bizi çekmektedir? Onları gizemli ve davetkar kılan gölgedir. Parlak ve ışıklı günümüz caddeleri ise bir o kadar uzak, soğuk, ayrıştırmacı, gayri samimi, gözetlemeci, kontrol ve denetim yerleri gibidirler.

Pallasmaa “Gölge ışık altındaki nesneye şekil, hayat verir” demektedir.

Ustaca yapılmış büyük mimari eserlerde gölge ve ışık sürekli dans eder. Pallasmaa’nın tarifiyle gölge ve ışığın sürekli bir soluklanması vardır.

Alvar Aalto, Säynätsalo Sosyal Merkezi, Finlandiya, 1995 [3]

AKUSTİK SAMİMİYET
Pallasmaa yalıtan değil birleştiren, dışsal değil içsel mimardır. Doğrultusal değil tüm yönlere doğrudur. “Nesneye ben bakarım; ama ses bana gelir, göz uzanır, kulak karşılar.” diye yazar Pallasmaa. Ona göre binalar bakışımıza tepki vermezler ama seslerimizi kulaklarımıza iade ederler. Her bina ya da mekânın içtenlik ya da anıtsal, davet ya da ret, konukseverlik ya da hasmaneliğin kendine özgü sesine sahip olduğunu düşünmektedir.

Görme tekildir, işitmede ise çoğulculuk vardır. Her şehir birer canlı varlık gibi kendine özgü seslere sahiptir. Bir barok şehir ile Rönesans şehrinin aynı sese sahip olmadığını savunur Pallasmaa ve ona göre günümüz şehirleri “yankılarını kaybettiler.”

Steen Eiler Rasmussen’in çığır açan kitabı ‘Experiencing Architecture’ın son bölümünün “Mimarlığı İşitmek” başlığını taşımasını yazarımız anlamlı bulmuştur.

Mahrem ve kişisel bir sıcaklık mekânı olarak şömine. Antonio Gaudi, Casa Batllo, Barselona, 1904-06 [5]

SESSİZLİK, ZAMAN ve YALNIZLIK
Pallasmaa mimariyi “taşlaşmış sessizliğin sanatı” olarak tarifler. Aslında bu onun mimari için yaptığı birçok tariften bir tanesidir.


Yaşanan mimari adlı bu kitap yüzyıllar boyunca gerçekleştirilmiş mimari çalışmaları her okurun kolayca anlayabileceği bir dille anlatıyor; mimari tasarımları çay fincanlarından Palladio’nun villaları ve Pekin’deki Kış Sarayı’na kadar uzanan geniş bir yelpaze içinde inceliyor. [4]


KOKU MEKÂNLARI
Eski kentlerin kıvrımlı sokakları arasında çıkılan koku âlemindeki yolculuğu Pallasmaa çok güzel tariflemektedir. Şekerci dükkânının önünü, kunduracının deri ve boya kokusunu, pastanedeki burjuvaziyi ve fırından yayılan sağlık ve esenlik hatırlatan sıcak ekmeğin kokusunu… Hepsinin kendine has bir anlamı vardır. Çağrıştırdıkları farklı farklı duyumsamalardır. Balıkçı kasabalarında tuz, yosun ve toprak harmanlanmıştır. Her kentin kendine ait bir kokusu, tadı vardır.

Zengin ve canlılık veren yer deneyimlerinde tüm duyusal alanlar etkileşir ve kaynaşır, yerin unutulmaz imgesine dönüşür. [6]
 
Salk Institut, Louis I. Kahn 1959-1965 [8]

DOKUNMANIN ŞEKLİ
Yazar Rainer Maria Rilke, Auguste Rodin üzerine denemesinde “Eller heykeltıraşın gözleridir,” der ama, aynı zamanda Heidegger’in öne sürdüğü gibi düşüncenin organlarıdır. Dokunma duyusu bizi zaman içinde yolculuğa çıkartır ve geçmiş ile temasa geçmemizi sağlar.

Terk edilmiş metruk bir eve girdiğimizde zaman tüneline girip geleneksel olan ile temasa geçmez miyiz? Boş, tozlu, tahta döşemeleri hala is kokan, yıkık, şöminesi yüzlerce kişinin elini tutarak içeri alan, davetkar kapının topuzu, tutamacı, o tutamaca dokununca kaç kişi ile el sıkışır tokalaşır.

“Louis Kahn’ın Kaliforniya, La Jolla’daki Salk Enstitüsü’nün görkemli dış mekânına girdiğimde, doğrudan doğruya beton duvara doğru yürüyüp teninin kadifemsi yumuşaklığına ve sıcaklığına dokunmak yönünde dayanılmaz bir dürtü hissettim.” [7]

Biri tribüne oynar, gösteriden hazzını alır. Göz odaklıdır. Diğeri ise hazzını kendinden alır. Bedenine odaklıdır, tribün yoktur. Duyuları ve bedeni vardır. Beden sahada veya sanatında ikamet eder.
 
BELLEK ve İMGELEM MEKÂNLARI
Pallasmaa bir şehrin niteliklerinin gerçek ölçüsünü ona aşık olmayı hayal edebilip edemediğimiz olarak vermekte.

TAŞIN TADI
“Mimari mekânın en arkaik kökeni ağız boşluğundadır.” [9]


Taşın tadı vardır. Pallasmaa; Charles ve Herry Green’in tasarladığı Kaliforniya Carmel’deki DL. James Rezidans’ı gezerken giriş kapısının incelikle parıldayan beyaz mermer eşiğine diz çöküp diliyle duyumlamak zorunda hissetmiş kendini.

KAS ve KEMİK İMGELERİ
İlkel insan ve mimarisi, yapıtlarında referansını kendi bedeninden alırdı. Bedenin verdiği referans yani ölçü, ölçek bilgi yanında ayrıca bedenin anımsadığı arkaik yanıtlarda referans olurdu.

“Rahatsız, güvenlik ve yuva duyularımızın kökleri sayısız kuşakların ilksel deneyimlerindedir.” [10]

Tadao Ando: “Mimarinin önemi işlevle arasındaki mesafedir.” [11]

EYLEM İMGELERİ
Pallasmaa temel mimarlık deneyimlerini birer ad değil, daha ziyade birer fiil formuna sahip olarak anlatır, yani salt pencere.

BEDENSEL ÖZDEŞLEŞME
“Heykeltıraşın yapması gereken budur. Formu daima bütün mekânsal tamlığıyla düşünmeye ve kullanmaya çalışmalıdır. Katı şekilde adeta kafasında oluşturur - boyutları ne olursa olsun, onu avucunun içinde tamamen çevrelenmiş halde tutuyormuş gibi düşünür. Karmaşık bir formu zihninde çepeçevre görselleştirir, tarafa bakarken diğer tarafın neye benzediğini bilir; kendini onun ağırlık merkeziyle, kütlesiyle, ağırlığıyla özdeşleştirir, hacminin ve şeklin havada yerini değiştirdiği mekânın farkındadır.” [12]

BEDENİN MİMARİSİ
Merleau-Ponty futbol oynama becerileri üzerine “Oyuncu kalenin nerede olduğunu bilmekten ziyade yaşayarak anlar.”

İki tür oyuncu vardır veya bunu genelleyebiliriz; müzisyen veya mimar da olabilir.

BİR DUYULAR MİMARLIĞI
Duyu kiplerine göre birçok mimarlık türü kategorize edilebilir.

Le Corbusier ve Richard Meier’ın mimarileri, görmeye ayrıcalık tanıyan çizgiye sahiptirler (Ronchamp Şapeli gibi Le Corbusier’in geç dönemde verdiği örnekler bu sınıflandırmaya girmez).

Richard Meier, Jubilee Kilisesi Roma, İtalya, 2003 [13]
 
Le Corbusier - Unité d’Habitation of Berlin - Charlottenburg Flatowallee 16, Berlin, Almanya 1957-58 [14]

Hans Scharoun Filarmoni Konser Salonu Berlin, Almanya 1956–63 [15]

Kaufmann Rezidansı (Şelale), Frank Lloyd Wright, 1936–1939 [17]

Alvar Aalto, Säynätsalo Sosyal Merkezi Finlandiya, 1995 [18]

Erich Mendelsohn’un projesi Einstein Kulesi, Potsdam, Almanya, 1921 [16]

Frank Llyod Wright ve Alvar Aalto’nun eserleri ve mimarisi ise insanın ete bürünmüşlüğünün örneğini içerir. Aalto mimarisi dokunsal davet içeren detaylarla örülmüştür. Onlarınki duyusal gerçekliğe sahip güçlü bir mimaridir.

Günümüzde duyusal deneyimleri içeren eserleri veren mimarlar arasında ise Steven Holl ve Peter Zumthor sayılabilir.

MİMARLIĞIN GÖREVİ
Frank Lloyd Wright, 1954’te, 85 yaşındayken mimarlığın zihinsel görevini şu sözlerle formüle etmişti:

“Bugün mimarlıkta en çok ihtiyaç duyulan şey, hayatta en çok ihtiyaç duyulan şeydir, yani dürüstlük (integrity). Dürüstlük, tıpkı insanda olduğu gibi, binada da en derin niteliktir… Başarırsak, demokratik toplumumuzun ahlaki doğası, psikesi için büyük bir hizmet gerçekleştirmiş olacağız… Binanızın dürüstlüğü için ayağa kalkın; bunu yapmakla yalnızca o binayı yapmış olanların hayatında dürüstlük için ayağa kalkmış olmazsınız, toplumsal olarak karşılıklı bir ilişki kaçınılmazdır.” [19]

Okumaktan zevk duyduğum bu kitap çok fazla bilgi içermesinin yanında mimariye farklı bakmamıza bir olanak sağlıyor. Bizi görme duyumuzdan ayırıp diğer duyularımıza yöneltiyor, onların varlığını anımsatıyor; diğer duyularımızı kullanarak tekrar mimariyi keşfetmeye yöneltiyor. ■
Мы предлагаем заказать и Декавер недорого с доставкой.