Yaşanan Mimari 2. Bölüm

KP55
KP



















Yaşanan Mimari
Experiencing Architecture

Steen Eiler Rasmussen

*Çeviri: Ömer Erduran, Remzi Kitabevi, 2010




KONTRAST

Rönesans, Toskana’da doğdu. Mantık ve akıl üzerinde yükseldi. Merkezine insanı aldı. Klasisizm ve onun saflığı ile reformsal çizgide gelişti. Rönesans’ın soğukkanlılığı ve rasyonalizmi, Barok devre kadar devam etti. Barok bir kontr-reform sanatı olarak doğmuştur. Roma mimarisinin more asla değildir.

Kütlelerin ve boşlukların kontrast yaratan etkileri bölümü; mimarlık tarihinin Rönesans dönemi ile başlayıp Barok dönem ile devam eden sürekliliğinin net bir özetini yapar. Erken Rönesans’ın yalınlığını temsil eden Porta di Santa Spirito yapısını örnek alarak giriş yapan bölüm, aslında satır aralarında muhteşem bir mimarlık ve sanat tarihi özeti içerir. Konu Rönesans ve Barok üzerinedir. Bir anlamda tez-antitez, birbirini takip ederek ve birbiriyle çatışarak sanat tarihinin sürekliliği içinde yol alır.

Rönesans ne kadar rasyonelse; Barok da o kadar dinamiktir, hareketlidir. Rönesans’ta ağırbaşlılık ve sadelik; Barok’ta ise ışık-gölge oyunlarının karakterize ettiği bir etki çabası ile hareket vardır. Barok mimarinin amacı etkidir, etkilemektir. Dünyamızda her zaman geçerli bir kural vardır: Alışılmış kurallar bir süre sonra sıkıcı gelirler. Bu nedenle, sıkıcılık döngüsünden kurtulmak için antitezler gelişir. Dinginliğin ve kuralların sıkıcılığı, bu kalıpların dışına çıkılarak kırılabilir. Etkileme dürtüsü, her sanatta, sanatçılar için önemli bir yer tutar. Mimaride kuvvetli bir etkileme yapmanın birçok yolu vardır. Burada konu, Rönesans sonrası kontr-reform için yapılan uygulamalardır.

Rönesans mimarisinde denge ve ahenk, Roma sanatının bir özelliği olarak sürdürülmüştür. Barok’ta, bilinen mimari biçimleri alışılagelmişin dışında kullanmak, mimarideki ahenk ve denge anlayışının karşıtı bir davranıştır. Gözlemci bu yolla şaşırtılmaktadır. Görsel etki bu yolla yaratılmaktadır. Aydınlık bir kütlenin arkasında derin gölge veren oyuklar yaratmak, güçlü etkiyi yaratan mimari oyunlardır ve Barok mimarinin en bilinen enstrümanlarındandır.



Rönesans’taki klasisizm, antikiteye bir bağlılık veya diriltme, taklit etme davranışı ile yaklaşmaz; bir boyun eğiş de yoktur. Onun estetiği ile yeniden varoluştur. Plastisitesine sadıktır, estetik duyarlılığı olan bir tavrı içerir. Asla “neo”ya yani Roma mimarlığına geri dönüşe indirgenmemelidir. İnsanı ezen her şey reddedilmiştir. Rönesans mimarisinin temeli;

“Binanın kendi yasalarını insana kabul ettirmesinde yatar.” [3]

Fontana di Trevi çeşmesini ilk gördüğüm zamanı hatırlıyorum. Genç bir mimarlık öğrencisiyken müthiş insan seslerinin uğultusu içinde çeşmeyi görmek üzere Roma’nın dar sokaklarında ilerliyordum. Birden, köşeyi dönünce karşımda belirdi. Tüm uğultular ve sesler kesilmişti. Suyun bir şelale, yatağından taşmış bir ırmak gibi akmasının sesi kalmıştı sadece kulaklarımda. Barok çeşmenin mimarisinde dinamizm, heyecan ve hareket vardı. Soğuk taşlardan yapılmış heykeller hareket ediyor; bense bir tiyatro seyreder gibi donmuş çeşmeye bakıyordum. Çeşmenin arkasına yaslandığı Poli Sarayı ise bu oyunu, tiyatroyu localardan izleyen seyircilerdi. Önündeki çeşmenin seyrine dalmış Poli Sarayı, bir Rönesans sarayıdır. Sütunları, heykelleri, yüklü kornişleri ve tüm ağırbaşlılığı ile bu muhteşem manzarayı yüzyıllardır izlemektedir. Saray ne kadar rasyonel ve durağansa, çeşme o denli hareketlidir. Saraydaki dingin yapı çeşmede yerini heyecana, dinamizme insanları etkilemek üzerine kurgulanmış bir yapıya bırakır.

Frank Lloyd Wright’ın başyapıtlarından Şelale Evi, Trevi Çeşmesi ile benzer özellikler gösterir. Doğanın mimari ile uyumu açısından muhteşem olan bu eser; girintiler ve çıkıntıların, gölge-ışık oyunlarının oldukça yüklü kullanıldığı bir eserdir. Bu yolla sağlanan kontrast etki onu seyredenleri fazlasıyla etkiler.

F. L. Wright olağan dışı etkiler oluşturmak için Barok mimarinin bu anlayıştaki çeşitli enstrümanlarını bir arada kullanmıştır. Bu yönüyle maniyerist bir yaklaşım uygulamıştır. Şelale Evi gibi kontrastların olduğu, ağırlık ve hacim etkisiyle çalışılmış, Barok özellikler taşıyan Wright’ın daha birçok eseri vardır. Burada bahsettiğimiz tabii ki Barok mimarinin biçimsel özellikleri değildir.



RÜYA ŞEHİR VENEDİK

Renkli kentler vardır dünyada. Rengarenk boyanmıştır evler; her tondan, farklı farklı, biri diğerine benzemeyen… Güney Amerika’da, Karayipler’de, İtalya’da… Bir şehir vardır ki hepsinden ayrışır: Venedik! Onun ışıltısı ve rengi başkadır.

“Cennetteki rüya şehirdir o.” [4]

Venedik bir su şehridir. Büyük kanalın etrafında; canlı renklere boyanmış evleri, birbirinden güzel köprücükleri, sütunlar üzerinde yükselmiş sarayları, sığ sular üzerinde inşa edilmiş localı, balkonlu, bol pencereli yapıları ve gondolları ile baş döndürücü, kışkırtıcı bir güzelliği vardır. Adeta aşkın kentidir.

Ağırlık ve kütlesellik, bu şehirde yerini neşe ve dinamizme bırakmıştır. Geçmişte Venedik, Doğu’nun başladığı yerdi. İhtişam ve zenginlik, hiçbir Avrupa şehrinde olmadığı kadar Venedik’te vardı ve bu şehre çok yakışıyordu. Festival ve karnavallar gündelik hayatı renklendiren toplumsal aktivitelerdi.

Bu karnavallar sırasında katılımcılar rengarenk kostümler giyinirdi. Sosyal sınıfların ayrımlarını ortadan kaldırmak için maskeler takılırdı. Sadece insanlar ve sokaklar renklenmez, ayrıca evler de renklenirdi. Evlerin pencere ve balkonlarına renkli kilimler asılır ve böylece evler de süslenmiş olurlardı. Bu eski bir Doğu adetiydi.

Pencereden asılan kilimler aynı zamanda Venedik mimarisinde de etkili olmuş, cephe kaplamalarına motifleriyle örnek teşkil etmişti.


Venedik, mimari karakter olarak kendi tarzını yaratmıştır. Aslında özü bir panayır, eğlence, karnaval mimarisi gibidir. Direkler üzerinde, dış duvarları renkli kilimler, kumaşlar ile örtülmüş görüntüsü veren evler ve saraylar inşa edilmiştir. Sanki geçici birer yapı gibidirler. Giydirilmiş panayır evi görüntüsü vardır. Biraz mistik, biraz Doğulu, biraz bohemdirler. Sanki az sonra toplanıp gidilecek bir havası vardır. Venedik’in ileri Rönesans ve Barok dönem yapılarında; Venedik mimarisinden, evriminden kopuş ve uzaklaşma yaşanmıştır. Artık hafiflik makbul değildi. Sanatın, mimarinin zaman içinde değişimi devam etmektedir.

Barok dönemde;

“Bir yapı ne kadar ağır gözüküyorsa o denli başarılıdır.”

anlayışı hafifliğin yerini almıştır. Avrupa mimarlık ve sanat tarihinde dönemler hep tez-antitez olarak gelişir. Fransız Ampir, İngiliz Regency ve Alman Biedermeier üslupları; Barok mimarinin ağırlığına tekrar hafiflik teziyle karşılık vermişlerdir.

Bu dönemlerde cepheler daha zarif ve hafif olarak çalışılmaktaydı. Ancak tarihi süreç, tez-antitez, hiç aksamadan ilerler. Ve böylece tekrar ağırlık ve süs, tezyinat geri gelir. Bu gidiş geliş, 20. yüzyılın modern mimarisine kadar devam etmiştir.

20. yüzyılın modern mimarisinin ilk uygulamaları mimarların elini güçlendiren betonarme çelik ve geniş yüzeylerde kullanılmaya başlanabilen cam türü malzemelerin gelişimi ile geldi.

Le Corbusier, evlerini sütunlar üzerine almayı seviyordu. Gözlem yapmayı seven bir mimar olarak yaptığı Şark seyahatinde, Anadolu’da direkler üzerindeki Türk evlerini de görmüştü. Onun evleri, adeta havada uçuyor gibiydi; ağırlıksız ve tamamen hafif.

Mies Van Der Rohe, Le Corbusier gibi o dönemin diğer önemli modern mimarlarından biriydi. Çelik ve cam kullanmayı çok seviyordu.

Japonya kültürü ile Uzak Doğu’dan yıllarca Batı’yı etkiledi. Japon kültürü neden bu kadar ilgi çekti? Cevap aslında basitti ancak bu cevaba ulaşmak hiç kolay olmamıştır. Japon sanatının arkasında yatan gerçek, Avrupa’nın ulaşmaya çalıştığı özgürlüğe sahip olmasında yatar.

Özgürlük sahip oldukların azaltılması ve minimale ulaşılması ile sahip olunabilir.

Yazar Lafcadio Hearn, kitabında (Kokoro, 1896) Japon kültürünü iki kelime ile anlatır: “Hareket halinde”. Evet, Japonlar sürekli hareket halindedir. Bu hareket halinde olma durumu, hayatlarından gereksiz olan her şeyi çıkartmalarını sağlamıştır. Evler, hafif ve olabilecek en basit haliyle yapılmışlardır.

Tüm bu farklı örnekler ve uygulamalar dünyayı küçülttü. Artık mimarlar kendilerini ifade edebilmek ve daha başarılı yapılar yapabilmek için daha farklı yollar keşfedebilmektedir. Fark yaratmak için de çalışıp araştırma yapmak gereklidir.

“Yaşanan Mimari” bir kitaptan öte bir eser; yazarın öğretim üyeliklerinin verdiği tecrübelerle zenginleşmiş bir yapıt. Mimari, yüce bir sanattır. Tüm sanat dallarında olduğu gibi biz mimarlar için iyi eser vermenin ön şartı onu layıkıyla anlamaktan geçer. Elimizdeki kitap, işte mimariyi bize layıkıyla anlatabilecek, dünyada yazılmış eserlerden önemli bir tanesidir. Mimariyi anlamadan uygulayanların, ne yaptığını bilmeden yapan yapı ustalarından bir farkı yoktur. Mimariyi anlamadan uygulayanların izlediği kabaca iki yol vardır. Ya geçmişi canlandırmaya çalışırlar, eklektik yapılar yaparlar ya da ne olduğu, nerede olduğu önemsenmeden günümüzün önemli yapılarını kopyalamaya çalışırlar. Mimari, ancak onu layıkıyla anlayan mimarlar ve o mimariyi layıkıyla okuyabilen, duyabilen izlenimcileri, kullanıcıları ile yücelebilir.

Ben, öğrendikçe bilgimizin sığlığının arttığına inanırım. Yeni şeyler öğrenmek, bu evrende ne kadar az şey bildiğimizin bir teyididir. Bu bizi panikle daha çok okumaya ve öğrenmeye sevk eder. Ancak hiçbir şey bilmeyenler, her şeyi bildiklerini iddia edenlerdir. Onların denizi çok derindir. Bilgelerinki ise çok sığ. Birisi hayal okyanusunda yüzer, diğeri ise her damlası emekle doldurulmuş ulaşılmaz bütünsel bilginin havuzunda… O havuz ki aslında deryadan daha derindir. ■